DİN VE GÖSTERİŞ

HASAN SONGÜR

*

Dindar olmak isterdim. Dini bilmek isterdim. İsterdim ki bana inanmayacak, benden kuşku duyacak insanlara, onların inanacağı ayetlerle, hadislerle sesleneyim. İsterdim ki o ayetleri, hadisleri yaşayayım. Yaşayayım ki sözüm inandırıcı olsun.

Eminim ki kutsal kitapta kutsal sözlerin bir yerinde “din adına gösterişi” lanetleyen bir cümle vardır. O cümleyi bilmek isterdim.

Çocukları hayatın kötülüklerinden korumayacak, Allah’ın büyüklüğünü göstermeyecek, başkalarının hayatını hiçe sayacak biçimde yaşayanlara söylemek isterdim o cümleyi.

Dindar olmak isterdim. Dini bilmek isterdim. Asıl ibadetin, insanları fiziksel, duygusal düşünsel olarak güven içinde yaşatmak olduğunu söyleme hakkına sahip olmak isterdim.

Dünyevileşmenin, şekilciliğin ve gösterişçiliğin günah olduğunu söyleyebilecek bir bilgim, dağarcığımda söylediğime şahit gösterebileceğim kutsal bir cümle bulunsun isterdim. Öyle bir bilgim yok. Öyle bir cümle bilmiyorum. Ne kadar çaresizim. Bir günahkâra niçin inansınlar. Bir günahkârın günah bulduğuna, dindarlar niçin günah desinler.

Ama içimden, ta derinimden o kadar eminim ki dünya zevkleri için yaşamanın, riyanın günah olduğuna. Hiçbir ibadetin bu günahları silemeyeceğine o kadar eminim ki!

Dini gösteriş ve şekil sananlar hep ürkütür beni. Din öyle bir şey değil diye bağırmak istiyorum. Din öyle bir şey değil. Din gösteriş değil. Biliyorum bunu söylemeye hakkım yok. Ben bunu söyleyemem.

Dindar olmasam da ta içimden ta derinimden biliyorum. “Kul kula emanettir.” Gene içimden biliyorum. “İbadet sana emanet edileni korumakla başlar.”

Ben dindar olmak isterdim. Dini bilmek isterdim.

Din adına yapılan her gösteriş, sevabı şekilde arayan her davranış, insanı günaha götürür, demek için dindar olmak isterdim.

Kazanmayı umdukları sevaplar için nice güzellikleri öldürdüler. Emanetleri çar çur ettiler. Dindarlar yaptı bunları. Din adına yaptılar. Dindar olmasam da seziyorum; Allah’ın salih insanlara “Benim yarattıklarımı koruyun, birbirinizi koruyun.” dediğini. Hatta şundan eminim; “Diğer kullarımı sevmeden beni sevemezsiniz.” dediğini.

Dindar değilim ben. Dini bilmiyorum. Benim hiçbir dindara din anlatmaya hakkım yok. İnanmazlar bana. Cahilim ben.

***

HAYATIN ANLAMI

*

İnsanlar, hayatı güzel yaşamak istiyor. Herkesin hayatı güzel yaşamak için bir planı var. Nasıl güzel yaşanacağına dair inançları, fikirleri var.

Hayat dediğimiz şey biraz da bu planların, inançların, fikirlerin çatışma alanı. Belki de “Hayat nasıl güzel yaşanır?” ’ın sırrı hayat nedir sorusuna vereceğimiz cevapta gizli.

Nedir hayat?

Kimilerine göre, sürekli bir yarıştır. Kimilerine göre kazanmaktır. Kimilerine göre bir davadır, mücadeledir, bir şeyleri biriktirmektir. Şudur budur, falandır filandır.

İnsanlar, hayat nedir tanımına göre yaşıyor, nasıl yaşarlarsa öyle ölüyorlar. Çoğunlukla da hiç ölmeyecekmiş gibi yaşıyorlar, hiç yaşamamış gibi ölüyorlar.

Ben de bir hayat tanımı yaptım. Dikkatlerinize sunuyorum.

Adamın biri çölde yorgun argın yürümektedir. Günlerdir aç ve susuzdur. Bir vaha hayali içindedir. Derdi ona yetip artarken yeni bir dert daha karşısına çıkar. Dert ne demek…Püsküllü bir bela. Belki ondan daha fazla aç olan bir aslan yüz metre kadar ilerisinde kükremektedir. Bu kükreyişte pek de iyi bir niyet olmadığı bellidir. Bilakis avını paramparça etme habercisi gibidir aslanın kükreyişi. Adam can havliyle kaçmaya başlar. Hikaye bu ya, bir kuyuya rastlar. Kuyunun kovasına girip kendini aşağıya sarkıtır. Aslan kuyunun başına gelip vahşi gözlerini avına dikmiştir. Avını parçalamak içinde ağzını açmış umutla kükremektedir. Zavallı adam korkulu gözlerle aslanın dişlerine bakar. Kurtuluşun biraz daha aşağı inmek olduğunu düşünür. Kendini biraz daha sarkıtır. Kuyunun suyuna bir metre kala, yüreği ağzına gelir. O anda suyun içinden bir ejderha çıkmış, ağzını açmış avının ağzına düşmesini sabırsızlıkla beklemektedir. Adam bir yukarı bakar, bir aşağı, bir yukarı bir aşağı. Bütün çıkış yolları kapanmış gibi görünmektedir. Büyük bir çıkmazda olduğunu, ya aslana ya ejderhaya yem olacağını düşünürken kuyunun duvarlarında bir şey görür. Kuyunun duvarında yemyeşil bir dal yeşillenmektedir. Yaprakların arasında da arıların yaptığı petekten bal damlamaktadır. Hayat, işte o durumdayken o balı görüp yiyebilmektir.

Çevremiz ne zalim nefsi isteklerle, her an bizi  sırtımızdan bıçaklayacak dostlarla çevrili değil midir? Her an bizi sevgiden acıya döndüren durumlarla ve katlanılması zor ne psikolojik haller içinde kalırız yaşadıkça. Yaşadıkça kırar, kırılırız. Acı çektirir, çektiriliriz. Bütün bunlara katlanabilmek, yani kuyunun ağzını aslan kaplamışken, dibinde ejderha beklerken.

Nasıl mutlu olabilirim? Hayatı nasıl güzel yaşayabilirim? Senle yaşabilirim. Yani o yemyeşil daldan süzülen balla. Benim hayat tanımım bu.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Facebook
Twitter
YouTube
Instagram