DİLİN KOVUĞU

 – GÜLÇİN YAĞMUR AKBULUT

*

Dilinin kovuğunda o kadar çok çıkmayan sözcük vardı ki Hayriye ninenin. Ölüme alışılmıyordu mesela, hele yalnızlığa…

Bir değil, sanki bin sene olmuştu eşi Fahri dedenin onu bırakıp gideli. Gittiği günden beri gökyüzü güneşsiz, sabahlar karanlıktı. Hissediyordu Hayriye nine, Fahri dedeyle kavuşmalarına az bir zaman kalmıştı.

İki oğlu bir kızları olmuştu otuz yıllık mutlu evlilikleri süresince. Çocuklarını gözlerinden bile sakınıp onlara iyi bir gelecek sağlamaları gerekiyordu yaşamları boyunca. Öyle de olmuştu. En büyük çocukları Emre çok başarılı bir dâhiliye doktoru, ortanca çocukları Emel ülkenin gözde avukatlarından biri, küçük çocukları Emrah ise binbaşı olmuştu. Babaları Fahri Bey’in sağlığında ara sıra telefonla hal hatır sormaları Fahri Bey’in vefatından sonra gün gün azalmış, son zamanlarda da neredeyse tamamen bitmişti. İki buçuk aydır çocuklardan bir haber yoktu.

 Hastaydı Hayriye nine, dizlerinin dermanı yoktu. Yetmiş bir yılın ağır yükü binmişti sanki yorgun omuzlarının üstüne. İçi içini yiyor, lakin otuz yıllık hayat arkadaşının mezarını bile artık ziyarete gidemiyordu. Hepsi neyse de sol yanı ağrıyordu. En yakın dostunu kaybettiği için ağrıyordu; canından, kanından olan evlatlarının yüreğinde açtığı ölümcül yaralardan dolayı ağrıyordu.

 En yakın dostu, penceresinin önünde dal budak uzanan yaşça kendisinden epeyce büyük olan çınar ağacıydı. Günde birkaç kez selamlaşır, uzun uzun sohbet eder, sessiz sessiz ağlarlardı onunla. Her ikisi de yalnızdı, kimsesizdi. Evin bahçesinde cevizinden tut köknarına kadar bir sürü ağaç vardı. Zamanla hepsi kurumuş, o ihtişamlı bahçede sadece Fahriye ninenin çınar ağacı kalmıştı. Bir de Ayşe kız vardı. Hayriye nineye birkaç ev uzakta oturuyordu.  Talihsiz bir kaza sonucu eşi ve bir yaşındaki kızını kaybeden Ayşe kız, baba evine sığınmıştı.  Üç yıl önce eşini kaybeden Sabri amca kızına kol kanat germiş, acılarına merhem olmaya çalışmıştı. Ayşe kız her gün mutlaka Hayriye nineye uğrar, yaptığı yemekten bir tabak götürürdü. Başını Hayriye ninenin dizine koyar, saatlerce kaybettiği eşi ve kızı için beraberce ağlarlardı. Ayşe kız Hayriye ninenin hayattaki tek evladı olmuştu.

Hayriye nine üçüz bir acı gibi her gece çocuklarını sayıklıyordu. Mağrur bir acının sularında hiç durmaksızın kulaç atıyordu. Bir yanı kırgın, mecalsiz; diğer yanı özlem ve ümitle doluydu. Ölüme birkaç soluk kala, evlatlarını görme arzusuyla yanıp duruyordu. Pencereden dışarı baktı. Emre, Emel ve Emrah saklambaç oynuyordu.  Fahri dede ise bahçedeki çitleri onarıyordu.  İçinde dolaşan hatıra ağı, Fahriye nineyi simsiyah bir boşlukta acımasızca savuruyordu. Vakit tamam, “Bu son şehir, son liman…” diye düşündü. Ölüm değil de evlatlarını bir daha görememe korkusuyla bütün vücudunun sarsıldığını hissetti.

Hayriye nine birkaç gündür çok hastaydı. Ayşe kız gününün çoğunu Hayriye ninenin yanında geçiriyordu.; yemeğini yapıyor, evini temizliyor, ona zorla da olsa birkaç kaşık çorba içirmeyi başarıyordu. Hayriye nine ara sıra yorgun gözlerini açıyor, Ayşe kıza minnet duygusuyla bakıyor, tekrar gözlerini kapatıyordu.  Hayriye nine Ayşe kıza çocuklarıyla ilgili tek kelime söylemiyordu. 

Fahriye ninenin başucunda uykuya dalan Ayşe kız “Evlatlarım Emre, Emel, Emrah! “ diyen bir sesle aniden irkildi. Bu ses Ayşe kızın kalbine binlerce hançer sokup çıkarmıştı. Hızlıca sağı solu karıştırmaya başladı. Birden gözlerinin ışıldadığını hissetti. Gri kaplı bir defterin içinde birkaç telefon numarası vardı. Hemen telefona sarıldı. Sırayla Emre, Emrah ve Emele ait olan numaraları ardı ardınca aramaya başladı. Annelerinin bir komşusu olduğunu, Fahriye ninenin çok hasta olduğunu ve çocuklarını görmeyi arzu ettiğini söyledi.  Aldığı cevaplar Ayşe kızı mecalsiz bırakacak kadar derin bir sessizliğe boğmuştu. Kiminin işi çoktu, kimisinin izni yoktu.

Sabri dede de kızı Ayşe gibi merhametli bir insandı. Hayriye nine iyice ağırlaşmıştı. Kızına geceleri Hayriye ninenin yanında kalması için izin vermişti. Ayşe kız iki gözü iki çeşme ağlıyor, annesi yerine koyduğu Hayriye ninenin bu durumu için çok üzülüyordu. Acılarıyla yüzleşirken Hayriye nine onun hayattaki tek tesellisi olmuştu.  Ya onu da kaybederse hayata nasıl tutunacaktı. Ayşe kızın babası, köyün doktorundan Hayriye ninenin yerinden kalkamadığını söyleyip gelip evinde muayene etmesini rica etmişti. Köye yeni tayin olan doktor bu ricayı kırmamış, gelip Hayriye nineyi muayene etmiş,  durumunun ağır olduğunu söyleyerek birkaç kutu ilaç bırakıp gitmişti.

Vakit öğlene geliyordu. Hayriye nine ağzında bir şeyler mırıldanarak pencereyi işaret ediyordu. Kulağını Hayriye ninenin dudaklarına iyice yaklaştıran Ayşe kız, Hayriye ninenin “Beni pencereye götür.” sözlerini duydu. Hayriye nine bu cümleyi ısrarla tekrarlıyordu.  Ayşe kız bin bir türlü güçlükle Hayriye nineyi pencereye kadar götürmeyi başardı. Ayşe kız gözlerine inanamıyordu. Daha dün yem yeşil olan çınar ağacı bugün kupkuru kesilmişti. Her ikisi de uzun bir süre çınar ağacını izlediler. Ayşe kız omzuna bir ağırlığın bindiğini hissetti. Başını çevirdiğinde Hayriye annesinin sonsuz yolculuğa çıkmış olduğunu fark etti. Hayriye ninenin avucunda bir kâğıt parçası vardı. Fahri dedenin yanına gömülmek istiyordu.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Facebook
Twitter
YouTube
Instagram