DİLİM BENİM ANAYURDUM

 – HAYRETTİN DURMUŞ

*

Elimin kalem tutmasında, yazarlar arasında adımın anılmasında pek çok kimsenin etkisi var elbette ancak Türkçeyi ilk öğrendiğim, ninni ve masallarıyla her zaman benim için canlı bir hafıza olan rahmetli anacığımın yeri doldurulamaz katkısı hepsinden fazla. Dilimiz için “Anadili” denmesi boşuna değil. Dil insanın anayurdudur dense yeridir. Eskiler boş yere “Dil giderse il(ülke) gider.” dememişlerdir. Diline sahip çıkamayan iline de sahip çıkamaz. Yurdunu da koruyamaz. İline sahip olmak diline sahip olmaya bağlıdır bir bakıma. Vatanın manevi sınırlarını korumak söz süvarilerinin işidir.

Dil, kalbin anahtarı, gönül hazinemizin yağmalanmaması için yaptığımız tılsım. Boş bulunup kem söz ettiğimizde yaralar, yaralanır sözcük. Demlendirip konuştukça ağızdan bal akar. Kalp kırmak dilimizden dökülecek bir lafa bakarken, gönüller bir sözle sevgiye akar. Dil sustukça şişer, tartıp yutkundukça kelimeler pişer.

Kimisinin dilinden bal akar; sözü yürekten gelir çünkü, varacağı yer gönüldür. Gönülden gönüle çağlayıp akar sessiz ırmaklar gibi. Gönül dilidir bu.

Sözde fazlalık olabilir, yalan karışabilir cümlelere. Ağızdan maksadını aşarak çıkabilir lakin asla yalan söylemeyen, bizi her zaman olduğumuz gibi gösteren bir dil vardır; beden dili

Bir dil daha vardır ki kişinin Allah’la arasında sapasağlam bir köprüdür. Perdeler çekilmiş, engeller kalkmıştır aradan. Lisan-ı hal ile huzuruna kabul eder bizi yaratan. İşte bu da hal dili…

Dili doğru olanın hali de doğru olur. İnsanların farklı dilleri konuşuyor olmaları birbirleriyle tanışıp anlaşmaları için değil mi? Dillerin Babil Kulesi’nden geldiği efsane olsa da gerçek olan şu ki; bütün dillerin yolu lisan-ı hale varır.

Nazlı yârin kapısında dil dökeriz. Dilimizden düşmez sevdiklerimizin adı. Duyabilene taş duvarlar da “Dile gelir” konuşur. Acıyla kavrulunca yüreğimiz “Dilimiz tutulur”, bir türlü söyleyemez kara haberi, “Dilimiz damağımıza” yapışır. Şaşkınlıktan “Dili dolaşır.” insanın.

Dili durmaz boşboğazın. Uzar bir karış, “pabuç” gibi. Ne de olsa “Dilin kemiği yok”. En olmayacak sözü söyler, en beter haberi pervasızca duyurur. “Dilini eşek arısı soksun.” demeye mecbur bırakır insanı. Aldığı kargıştan olacak ki eninde sonunda “Dilinin cezasını çeker”.

Dilin işi de zor. Kolay mı onca kelimenin yükünü taşımak? Vücudumuzdaki en sağlam kas olması ondan mı? O kadar sağlam olmasa nasıl baş eder onca yükle? Dayanamaz bazen bu yüke ve fırlatır oklarını, büyür cürmü.

Kimi tutamazken dilini, kimisi de “Dilinin ucuna” geldiği halde bir türlü söyleyemez diyeceğini, lal olur, sanki dilsizdir dil. Arif olan anlar ve “Dilinin altında bir şey var.” der suskunluğunu bozmak için. Yeter ki bir “bakla” çıkmasın dilinin altından…

Dil olmasa halimiz nice olurdu? Bize konuşmak gibi üstün bir meziyet veren Yüceler Yücesi’ne şükrümüzü nasıl sunardık dilsiz? Dilimiz olmasa nasıl kanatlanırdı dualar? Onsuz sesi çıkmazdı en büyük hatiplerin…

Nihat Sami Banarlı’nın “Türkçe’nin Sırları”, Feyza Hepçilingirler’in “Böyle Diyor Türkçe Off”, Oktay Sinanoğlu’nun “Türkçe Giderse Türkiye Gider”, “Bye Bye Türkçe” ve Yavuz Bülent Bakiler’in “Sözün Doğrusu” kitaplarını hatırlamakta fayda var. Bu arada Hakkı Devrim’in Radikal Gazetesindeki “Cihannüma” yazılarını da anmak gerek. Dil yanlışlıklarını çok sıkı takip edip köşesinde açıkladığından kendisine “Dil Zabıtası” denildiğini de hatırlıyorum. İsmail Gaspıralı bizi “Dilde, fikirde, işte” birliğe çağıralı bir asır oldu. Öyleyse el ele gönül gönüle olmak için daha ne bekliyoruz?

Dil ana sütü gibi ak ve temiz olmalıdır. Bir damla sirke nasıl sütü bozarsa yanlış bir kelime de dili bozar. Dil “ayna gibidir” denmiştir. Ayna camdandır ama sırlıdır. Cam tozlandığı zaman bırakın uzakları seyretmeyi, yakını bile göremezsiniz. Görüş mesafeniz daralır.

Dilin temizliği kadar devamlılığı da önemlidir. Dün olmadan bugün, bugünsüz de yarın olmaz. Ortalama kültür sahibi bir İngiliz; Keltleri, Germenleri anlayabilir, Shakespeare’yi tercümansız olarak okurken, bizim bir mezar taşındaki kitabeyi okuyamamamız, daha altmış yetmiş sene önce yazılan romanları gençlerimiz anlasın diye sadeleştirmemiz ne acıdır.

Dil de yanar. Dil de yaralanır, yaralar. Ne söylersen söyle, istediğin kadar “Dil dök” bir türlü anlatamazsın kederini kimi zaman. “Dilinde tüy biter”. Ne çare ki o, “Dilinin ucuyla” dinler seni. Asıl mesele gönüldedir.  Yeter ki “Taş bağırlı” olmasın insan.

Yunus Emre ses verir dilimize:

“Taş gönülde ne biter

Dilinde ağu tüter

Nice yumşak söylese

Sözü savaşa benzer.”

Dilimizi çiçeklerle bezemek, yılanı deliğinden çıkarmaktır hüner.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Facebook
Twitter
YouTube
Instagram