DEDEMİN HİKÂYESİ

 –  MERAL TABAKOĞLU TOKSOY

*                               

Hayatımda derin bir iz bırakan, gurur duyduğum ve ömrümün sonuna kadar da sevgiyle saygıyla anacağım tek insan: Dedem. Çocuklarımın da onu tanımasını çok isterdim. Çocukluğumda dedemlerle aynı köyde, yan yana evlerde yaşıyorduk. Ablamın ve ağabeyimin okula başlamasıyla okula ulaşım sorunu da başlamıştı. Benim de okul yaşım gelince annem ve babam istemeyerek de olsa kasabaya taşınmaya karar verdiler. Dediğim gibi, bunu sadece bizim eğitimimiz için yapmak zorunda kaldılar. Ben en çok da dedemden ayrılacağım için üzülüyordum. Ağlamalarıma dayanamayan babam, beni sık sık köye getireceğine söz verdi.

Dedemin gözleri görmüyordu. Çoğunlukla onun gözleri ben oluyordum. Her gün koyunlarımızla ve onların peşini bırakmayan çoban köpeğimizle birlikte dağ tepe dolaşırdık. Yorulduğumuz yerde dinlenirken köpeğimiz de koyunlara göz kulak olurdu. Acıkınca da babaannemin hazırladığı azıktaki bazlamaları ve koyun peynirini iştahla yerdik. Orada yediğim peynirin ve ekmeğin tadını bir daha hiç bulamayacaktım. Dedem çok zeki, adaletli ve sevgi dolu bir insandı. Ben ona gördüklerimi anlatırdım, o da çocukluğunu ve bugünlere nasıl geldiğini… Onu dinlerken yaşadıkları beni derinden yaralar, boğazım düğümlenirdi. Gözleri görmese de dedem bunu hisseder, sarılıp alnımdan öperken de “Merhametli yavrum benim!” derdi.

Babam kasabaya taşınmamızdan sonra bana verdiği sözü elinden geldiğince tutmaya çalışıyordu. Zaten birkaç yıl sonra da kendim gidip gelmeyi öğrenmiştim. Bulduğum her fırsatta dedemin yanına gidiyordum. Dedem daha bebekken kaybetmiş gözlerini. Bilinçsizlik ve fakirlikten böyle olduğunu, annesinin kullandığı kocakarı ilacından kör olduğunu anlatırken bile öfkelenmez, kimseye sitem etmezdi. Hatta kızmak ya da sitem etmek bir yana, “Canım anam, bilse yapar mıydı?” diyecek kadar da erdemliydi. Çektikleri yoksulluğu “Bunu sizin anlamanıza imkân yok oğlum, Allah hiç kimseyi yoklukla sınamasın.” diyerek anlatırken, o günleri yeniden yaşar ve gözleri dolardı. “Ne üst baş, ne de yatacak bir yatağımız vardı. Kilimin üstünde yatardık. Karnımız hep açtı. O yıllarda memleket de çok fakirdi zaten.” derdi. O bunları anlatırken, acısını yüreğimde hissetsem de, öyle bir yokluğu tam anlamıyla anlamaktan uzaktım.

Yedi yaşına kadar böyle bir hayat sürdükten sonra, dedemin akrabalarından birine İstanbul’dan bir misafir gelir. Dedemin durumunu görünce, “izin verirseniz götüreyim de bir doktora göstereyim, birkaç ay sonra gene geleceğim o zaman getiririm.” der. Düşünüp taşınıp göndermeye karar verirler belki bir çare bulunur da gözleri açılır ümidi ile. Adam dedemi alıp götürür. Okuma yazma bilmeyen kör bir çocuk, tanımadığı bir adamla, tanımadığı bir şehirde… Adamın niyeti dedemi dilendirmektir. Ondan her gün, mesken tuttuğu işlek bir caddeye gidip dilenmesini ister. Zaten kendi mesleği de dilenciliktir. Dedemi bu şekilde sömürmesine rağmen, kuru ekmekten başka bir şey vermediği gibi bir de az para getirdin diye döver. Yaz kış bir hasırın üstünde, üzeri açık öylece yattığını anlatırken “Benim yaşamam mucize oğlum!” derdi. Dört yıla yakın orada bu şekilde yaşar. Her gece ağlayarak uyuduğunu söylediğinde ona sımsıkı sarılır, o adama karşı inanılmaz bir kin beslerdim. Dedemse tebessümle benim başımı okşar,“Böyle üzülürsen anlatmam. Hepsi geçti oğlum.” derdi. “Kendinizi hiçbir zaman çaresiz hissetmeyin. Kötülük edenlerin er ya da geç yaptıklarının bedelini ödeyeceklerini biliyorum. Kimisi burada öder, kimi de öbür tarafta.” diye de eklerdi. Hiç umutsuzluğa düşmedin mi? diye sorduğumda ise, “Çocukken başkaydı ama büyüdükten sonra hiç umutsuz olmadım.” demişti. Dedemin Allah’ın adaletine bu denli teslim oluşu, ağzından bir bedduaya da kötü söz çıkmayışı beni şaşırtırdı. Büyüdükçe fark ettim ki bu teslim oluş ve inanç esasen onun gücünün kaynağıydı.

Bu yıllar içerisinde, dedemin anne ve babası, perişan bir halde dövünüp dururlar. Hele de annesine hayat zindan olur. Bir gün kadıncağız tanıdığı birine yalvarır. Allah rızası için beni şehre, valiye götür diye. Taşıt yok, para yok ama bin bir güçlükle valiye giderler. Olanları anlatınca vali: “Sen deli misin kadın, insan tanımadığı birine çocuğunu emanet eder mi?” der. “Biz doktora götüremedik beyim. Doktora götürürüm dediği için verdik. Doğrusun, haklısın, lâkin fakirlik ve cahillik de çok zor. Ocağına düştüm beyim.” sözünü söyleyince vali de duygulanır, “Sen git, biz araştırıp size haber ederiz.” der. Bir süre sonra da dedemi bulup köye getirirler. Tüm aile bayram eder.

Dedem hiçbir zaman içine kapanmaz. Hayata her zaman sımsıkı sarılmış, kendisiyle barışık ve çalışkan bir insan. Köyde ne iş olsa çalışır çabalar ve kimseye yük olmaz. Onun söylediği her söz içime işliyor. Defalarca düşünüyor, empati yapmaya çalışıyorum ama ne derece başarılı olabilirim ki? Renkleri, gökyüzünü, denizi ve doğayı hiç görmemiş bir insanın yerine kendimi koyabilir miyim? Yine bir sohbetimizde öyle bir şey dedi ki beni can evimden vurdu: “Oğlum hayat dediğin nedir ki? Ne kadar yaşarsan yaşa, bir de bakıyorsun ki bitmiş. Seksen yıl geçti gitti işte. Sen baktın geçtin, ben de gözümü kapadım geçtim. Asıl önemli olan, gideceğimiz yer.” Günlerce aklımdan çıkmadı bu sözleri. “Oğlum, insan sahip olamadığı şeyleri dert edip üzülürken hayatın akıp gittiğini fark etmiyor. Hâlbuki sahip olduklarını düşünüp onların kıymetini bilmeli ve şükür etmeli.” der, sen en çok ne için şükrediyorsun diye sorduğumda, sanki soruyu bekliyormuş gibi hiç tereddütsüz ve içtenlikle; “Sizlerin, babaannenin, evlatlarımın varlığı, yani ailem için şükrediyorum. Sonra, sağlığım için, gücüm yerinde olduğu için, görmesem de duyduğum için… Saymakla bitmez oğlum. Yeter ki farkında ol. Mesela, kaç dede vardır senin gibi bir toruna sahip olan. Evlatlarımın hepsi de birbirinden kıymetli. Tabii ilk başta babaannen. Yüz kere dünyaya gelsem yine onunla evlenmek isterdim. Yine sizlere sahip olmak isterdim. Gözlerim görüp de şu an sahip olduklarım olmayacaksa kör olmaya seve seve razı olurdum.” Ağlamamak için kendimi zor tutmuştum. Yaşım küçük de olsa dedemin değerlerinin önemini anlıyordum. “Bizler de senin gibi bir dedemiz olduğu için çok şanslıyız.” diyerek sarılıp yanağından öptüm.

“Tüm anlattıklarını, anılarımızı yazıyorum dede biliyor musun?” dedikten sonra, o gülümserken devam ettim: “Sana bir gün okuyacağım. Eklemek istediğin şeyler olursa not alır eklerim. Senin hayatını ve anılarımızı yazıp bir kitap çıkarmak istiyorum.” Öyle duygulanmıştı ki, çenesi ve sesi titreyerek, “Allah yolunu açık etsin oğlum!” dedi.

Dedemin meziyetleri saymakla bitmezdi. Her şeyden önce sevgi dolu oluşu, kimseyi yargılamaması, kırmaması, vefalı oluşu, babaannemi el üstünde tutması… En önemlisi de yaratanın verdiklerine her daim şükür halinde olması. Dedem bütün çocuklarına, hayatta mutlu ve başarılı olmanın yollarının bunlar olduğunu anlatmış, onlar da aynı yoldan, babalarının izinden gitmişlerdi. Şimdi sıra bizde… Biz de aynı yolu takip edeceğiz. Çünkü bu yolun mutluluğa ve başarıya götürdüğünü biliyoruz…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Facebook
Twitter
YouTube
Instagram