ÇÖL YALNIZLIĞI

 – HÜSEYİN OPRUKLU

*

İlkbahar sabahının neşe yüklü saatleriydi.Üç ay olmuştu görüşmeyeli. Beyaz yeşil desenli dar bir elbise vardı üzerinde. İkide bir açık yakasını yukarı doğru çekiştirip duruyordu; kendini benden korur gibi. Saçını da kestirip dağınık kısa saç modeli yapmıştı görmeyeli. Eskiye ait bir şey aradım üzerinde, yoktu. Gürültüden boğulmuş kafenin duvarlarına sigarasının dumanını rastgele üfleyerek “Neden çağırdın ki beni yine buraya?” dedi. “Her şey bitti, bitti!” Şaka yapıyor olmalıydı.  Gerçekten böyle düşünüp düşünmediğini de bilmiyordum.

Sürprizlerine hazırlıklıydım, yapardı bazen. Ne ki uzun zamandır hedefini bekleyen oku böyle apansız bırakabileceğini düşünmemiştim hiç. Bir boşlukta salınıp dururken kalp atışlarım hızlanıpbütün vücudumu ter basınca anladım tam isabet sağladığını.

Gözlerindeki derin boşluktan anlamak zor değildi huzursuz olduğunu.Orada olmam ve onunla ilgilenmem hiç umurunda değilmiş gibi davranıyor,bakışlarını kaçırıyordu sürekli.Bir planı olsa bir anlam kazanırdı böyle umursamaz olması. Ne diyeceğimi bilememenin şaşkınlığıyla, “Yağmur” dedim, “dışarıda sürekli yağıyor.” Yağmuru sevdiğini söyledi sonra.Nedense bana birlikte ıslandığımız günleri hatırlattı. Evet sevdiğini biliyordum.Birlikte ıslanmayı arzu eden hep o olmuştu. Ancak ıslanmaktan kaçıp veda etmeden giden yine oydu. Ortak paydalar azalınca veda edilmeden gidiliyordu demek ki.

Ne çektiğimi bilmiyordu gittiğinden beri. Bir başıma. Ne zamandır cesaret edememiştim karşısına çıkmaya. Onu düşünmek, tekrar eski günlere dönebilmek umudu beklemeyi katlanır kılmıştı. Yine de giderek büyüyen yalnızlığıma çare olmuyordu tüm bunlar. Kendimi içine gömüldüğüm çöl yalnızlığının girdabından kurtarabilmenin huzursuz heyecanıyla çaldım kapsını. Yanında olmak güvende hissettiriyordu beni belki de. İpimelindeydi.Ya ipi uzatıp kuyudan çıkaracak ya da öylece bırakıp kör kuyularda nefessiz bırakacaktı.

Görüşmeyeli onun gibi ben de değişmiş, eskiye dair ne varsa çıkarıp atmıştım üzerimden.Bir ben kalmıştım. “Anlamıyorsun!” dedim sesimin tonunu yükselterek. “Hiç anlamıyorsun!” Anlamadığını tasdik eder gibi kafasını aşağı yukarı salladı. Evet hiç anlamamıştı.Belki bu yüzden asıl zor olan, buraya tekrar neden geldiğimi açıklamaktı. Bir şeyler söylemesini beklerken ogözlerini kısıp tavana bakıyor, uzun uzun susuyordu. Gözlerinde gördüğüm sadece sorular değildi, geleceğimizin bilinmezliğiydi.

Bu yaşamın böyle sürmesi yetmiyordu bana. Sanki ortadan bölünüp unutulmuş bir elmanın yarısı gibi zamanla çürüyeceğimiz aklıma geldikçe içime çöken ve gittikçe yoğunlaşan bir sızı kaplıyordu içimi, çıkmıyordu bir türlü. Ürküntüm bu yüzdendi.

Ne zaman sonra bir şeyimin olup olmadığını sordu. Halimi sorması iyiydi evet. “Yok bir şeyim.” dedim.Yalan söylüyordum,aslında çok şeyim vardı. Hem benim hakkımda bir şey bilmesi neyi değiştirirdi ki!Bir kılıç gibi kuşanıp öfkesini “Artık boşa zaman harcamak istemiyorum,”dedi. Kararı çoktan verilmiş bir duruşmadaymışım gibi çaresizce beklerken ne yazık ki savunmanınbir faydası olmayacaktı.

Kontrolsüz bir merakla “Neden kaçıyorsun?” diye sordum sonra.Aslında cevap almak için değildi sorum. Cevapsız kaçışları severdi. Biliyordum. Bacaklarını huzursuzca sallamasına bakılırsa kötü bir şey söylememek için kendini zor tuttuğu belliydi.Biraz daha üstelesem hemen kalkıp gidecek gibi geldi bir an.Sustum.

“Hâlâ inanmıyorsun değilmi?” dedisonra bir sırrı açığa vurur gibi.“Bu ilişki neden bitti, neden dönmüyorumhiç düşündün mü?” Düşünmüştüm elbette. Hem de epey zamandır düşünüyordum bunu. Hiçbir şey diyemedim.Anılara yaslanmanın bir faydası olmayacaktıbiliyordum ama ister istemez geçmişe dönüp baktım; geride bıraktığımız anılarımıza, birbirimizden hiç vazgeçemeyişimize.Bir film şeridi gibi geçti hepsi gözümün önünden. O ise hiçbir şey hatırlamadı. Doğrusu hatırlamak istemedi. Geçmiş zaman kanallarını açmak istemiyordu, açılsa her şey kırılıp dökülecekti orta yere belki de.Hiçbir şeyi dökmeye niyetim yoktu. Ama konuşmaya gelmiştik. Ne olacaksa olsundu.

Yalvarmamı bekliyordu belki de. Severdi çünkü. Kırgın bir ses tonuyla “Yine başlama lütfen!” deyip bir sigara yaktım. Aramızı dolduran boşluğa asılı onlarca soru vardı.Minderin üstüne kurulmuş bir kedinin umursamazlığında sandalyede kıpırtısız oturuyor, ara sıra parmaklarını sinir bozucu bir ritimle bir o yana bir bu yana masa üzerinde koşturuyordu.  Tıkırt…tıkırt… Yine de sordum olumsuz cevap vereceğini bile bile sordum: “Geri dönmeyi düşünmüyor musun?” Yaralı bir umutla bir şey söylemesini bekledim, bir şey yapmasını.

Bakışlarını yerden koparıp “Her şey için çok geç kaldık.” dedi.Sonra, “Dönmeyeceğim, bekleme beni!” Ben kaybedişlerin içinde debelenirken kişisel zaferini ilan ediyordu. “Kabul et yenildin!” dedi sonra.Yenilmiştim, doğru. Ama kazanan o da değildi.

“Anlamıyorsun.”dedim bir çıkış noktası ararken.“Önemli olan bunca zaman sonra, bunca rüzgâr esmişken aramızda, yeniden bir araya gelmiş olmamız, yeniden başlayacak olmamız belki de.” Sözlerim etkisizce havada dağılınca içimde filizlenen bu burgulu çaresizlikle ne diyeceğini beklemeye başladım.Öfke bedeninde devir daim ederken“Neymiş bakalım anlamadığım?” dedi çalkalanan bir sesle.

Keskin bir bıçak parıldayarak inerken umudun son dallarına,“Hiçbir şeyi.” dedim, “Hiçbir şeyi.” Ayağa kalktı, “Bitti!” deyip oyuna doyamamış bir çocuğun sokak özlemiyle fırladı dışarı, koşarcasına yürümeye başladı.

Gözlerime oturan bir özlemle “Nereye gidiyorsun?” diye seslendim arkasından. Dönüp bakmadı ya da duymadı.Ne yapacağımı bilemez huzursuz bir kuş gibi kalakaldım eşikte.

O anda cep telefonuma gelen uyarı mesajıyla derin bir uykudan uyanır gibi irkildim. Açıp baktım, sonra hızlıca okudum mesajı. Umutsuz bir geleceğin peşinde çırpınırken ilkbahar neşesiyle yüklü bir rüzgâr esmeye başladı içimde; tatlı bir şurup içmişim gibi bir ferahlık.Oydu. Her şeyi temize çekme zamanı gelmişti.

ÇÖL YALNIZLIĞI” için bir yorum

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Facebook
Twitter
YouTube
Instagram