ÇIĞLIĞIN ÖYKÜSÜ

*İSMAİL OKUTAN

*

Pencerenin kenarında otuyor, parmaklarıyla camın buğusunu siliyordu. İçini yaralayan bir düşence ile hayallere dalıyor, halden hale giriyordu. Okuldan gelecek çocuğunu bekliyordu. Artık okulun dönüş saati yaklaşmıştı. Evin önünden geçen bir araba sesini duydu. Korna sesiyle birlikte  “Aha, oğlum şimdi geliyor!’’ diye düşündü içinden. Binanın dış kapısıyla bahçe kapısı arasında birkaç dakikalık mesafe vardı. Kapı zilinin çalmasını bekledi. Fakat zil bir türlü çalmıyordu. Bir anda kendini bir korku anaforunun içinde buldu; ‘‘Bu çocuğa ne oldu, nerede kaldı, arabadan indi mi, zili çalmadı mı, yoksa başka yöne gidip kayıp mı oldu, yoksa asansörde mi kaldı?’’ diye endişe etmeye başladı. Birden çocuğunun evden uzaklaşıp kaybolduğu düşüncesi ağır basmaya başladı. Çocuğunun nereye gittiğine dair birtakım kurgular ile bir korku rüzgârı esmeye başladı zihninde. Artık içini kanatan duygular her tarafa yayılıyor, bedenini titretiyordu. Çünkü çocuğu konuşamıyordu, kimseye bir şey anlatamazdı. ‘‘Ben kayboldum, evim şuradadır’’ diyemezdi.

Artık bir düş âleminde yaşıyordu.

*   *   *

Bu nasıl bir düştü çocuğum, bu nasıl bir düş? Korkutucu karanlıklar yoktu ama girintili çıkıntılı duygularım bulutlara karışmıştı. Bulutlarsa üzerime doğru abanmıştı. Seninle konuşurken içim titreyip tatlı bir heyecanla dolmuştu. Ölgün bir solukla nefes alıp veriyordum. Yeryüzünde güneşin ve ayın tüm ışıkları soluk ve ölgün renklere dönüşmüştü. Sessizlik dağı, sensizlik dağı olmuştu. Sevginin cemresiyle nemlenen yüreğim, en dokunaklı duygularla kanatlanıp bir kuş gibi uçup gitmişti gökyüzüne.

Ses merdivenlerinden acıklı bir yürüyüşle tırmanarak çıkarken gördüm seni. Gelip yanıma oturduğunda bir hüzün kahvesiydi içtiğimiz. Yanımdan kalkıp gittiğinde ise sevgi fincanı elimden düştü. Ama inan oğlum, sevgin içime bir cemre olarak düştü. Tek sevincim buydu. Sesin sonbaharına giden yolda anlamakta güçlük çektiğim kelimeler bozdu düşümü. Daha doğrusu sesin sonbahar var mıydı? Sonbahar, bir düşüm bozum zamanıydı, bunu biliyordum, peki, sen neredeydin düşüm bozum zamanında. Sesin bende düğümlenirken sessizlik sende anlam buluyordu. Sükût ederek tonlarca şey anlatıyordun bana.  Konuşmak gümüşse sükût altındır. Her bir sesin farklı bir anlamı vardı senin dünyanda. Bir bakışla bir aşkın tüm duygularını, tüm yoğunluğuyla yaşayan, anlatan başka bir çocuğa hiç rastlamadım. Ey sessizliğiyle bir filozof gibi anlam dünyasının haritasını bir işaretle önüme açan masum çocuğum, sen çok konuşup da bir şey anlatamayan bana, kelimelerin taşıyamadığı duyguları verdin; duygu dilini öğrettin. Senden öğrendim kelimeleri israf etmenin günah olduğunu. Senden öğrendim hayatın gerçek anlamını. Bir bakışta binlerce kelimelik cümleler kuruyordun. Gözlerin kelime doluyordu.

Her bakışın, her hareketin çok güzel hazırlanmış bir konuşmaydı aslında. Kelimeleri rengârenk süsleyip birer birer gösterirdin bana. Ayrı ayrı çiçeklerin tüm güzelliğini, tüm kokusunu kendi içinde toplayan başka bir çocuk görmedim senden başka. Bir bakışın bazen bu kadar çok sevinci, bazen bu kadar çok hüznü, bazen bu kadar çok sitemi, çoğunlukla da sonsuz bir ilgi isteği taşıdığını şimdiye kadar ne duydum ne gördüm. Anladım ki senin dünyan; dili farklı, iletişimi farklı, duyguları ölçülemeyecek kadar farklı yoğunluktaydı. Düşüncelerin ufuk ötesinde olan bir dünyaydı. Bambaşka öteki bir dünyaydı senin dünyan. Bir kelimeyle hikâyenin tüm olaylarını anlatıyordun bana. Bir bakışla aşkın tüm duygularını, tüm yoğunluğuyla yaşatıyordun. Bir şeyler anlatma çabana garip gözlerle bakanlara dönüp bakmıyordun bile. Bu ne yüce bir davranıştı. Bunu da öğretmiştin bana.

Ses perdesine takılıp kalan, senin dünyana giremeyen kelimelerin her biri bir hüzün sarmalıyla örülüp kalbimi karartmaya başlamıştı. Sessizlik bir dağ gibi büyümüştü. Sessizlik dağı, sensizlik dağıydı aslında. Bütün renkler üşümüş, bütün kelimeler ölmüştü. Ama yeşil hep canlı, capcanlı kalmayı başarmıştı. Pembe de rengini koruyordu. Çünkü dünyan tozpembeydi. Düşüncelerin maviydi. Mavi dünyanda, gökyüzündeki mavilikten daha geniş, daha canlı bir mavi vardı. Ama iletişim engelli olanlar düşüncelerini anlayamıyorlardı. Duygu engelli olanlar duygularını anlayamıyor, yürüme engelli olanlar dünyana giremiyorlardı.

Benim adımlarımda hızla ilerlemeye başlıyordun. Sen hızlandıkça ses perdesi ayaklarımın altından kayıp gidiyordu. Sen konuştukça yol önümde uzayıp gidiyordu. Benim sesimle hızla gökyüzüne doğru yükselip gidiyordun.

Bu nasıl bir düştü çocuğum, bu nasıl bir düş? Sesin kulaklarıma en yüksek frekanstan geliyordu. En güzel kelimelerle parlak ve kusursuz bir geleceği müjdeleyen cümleler olarak doluyordu kulağıma. Konuştuğun an; hiç bir kalbin dünyada hissetmediği duyguyu, hiçbir gözün görmediği güzellikleri, hiçbir kulağın işitmediği muştuyu, bir anda harmanlayıp paketleyip göndermiştin kalbime. En güzel müjdeleri getiren haberciyi bekler gibi bekliyordum konuşmanı. Savaşa giden oğlunu bekleyen ana gibi bekliyorum ağzından çıkacak kelimelerin yolunu. Şafağın sökmesini bekleyen aç kurtlar gibi bekliyorum konuşacağın o mutlu anı. Bu nasıl bir düştü? Ses perdesini aşıp anlam dünyasında ev kurmuştun kendine. Kelimeler yetmiyordu evini tanımlamaya, anlatmaya. Bu yüzden kimse anlamıyordu senin sesini. Doğrusu kelimeleri beğenmiyordun; konuşmak için tek tek kelimeleri kullanmayı sevmiyordun. Hepsini bir anda, bir anlam yumağı olarak gönderiyordun üzerime. Altında ezilip kalıyordum. Senin için ne yapacağımı bilemiyordum. Çünkü sen, bizim dilimizi aşıp anlam dünyasına, sır âlemine göçmüştün. Kelimelerle değil parmaklarınla, bakışlarınla anlatıyordun her şeyi. Sadece gözlerin, sadece bakışların anlatıyordu kitaplar dolusu anlamı.

İnadından vazgeçip konuşmaya karar verdiğin gün; sesli, gürültülü karmaşık ve de anlamsız dünyama döneceğin gün herkes birbirine söz vermişti. En güzel elbiselerini giyecekti herkes. En çılgın alkışlarla karşılayacaktı seni. Bayramların bayramı olacaktı o gün. Sevinci tam kıvamında yaşayacaktı herkes. Mutluluk, tasavvur ötesi bir tablo oluşturacaktı içimde. Sevincin doruğunda dolaşıp sarhoş olacaktı o gün herkes.

Ah ne olursun gel, şu düşlerime bir son ver! Ruhuma üflediğin yaşama direnciyle sevgi filizleri büyüsün! Hasret mutluluğa, sessizlik sevgi cümlelerine dönüşsün. Çorak topraklarda ormanlar patlasın. Yüreğime düşürdüğün cemrelerde dört mevsim saklıdır, biliyorum. Gel beşinci mevsimi de yaşat bana. Gel, konuş çocuğum gel; sesin ilkbaharı sevincin ilkbaharı olsun. Sonbahar olmasın bir daha çığlığın öyküsü.   

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir