CENNET

*NEJLA ARSLAN

*

Ne zaman bir alıç ağacı görsem çocukluğum gelir hemencecik aklıma,  hele bir de alıç ağacı çiçeğe bürünmüşse içim bir hoş olur.  Alıç ağaçları, bazı sarı bazı beyaz açar sık dallarında… Gelin tacı olurdu ya eskiden, öyle güzeldir beyaz renkte olanı. Sarı renkli olanı ise bağrınıza basmak, içinize sokmak istersiniz. Aslına bakarsanız annem ölmeseydi, alıç ağacının çiçekleriyle tanışmayacaktım. İçinizden keşke tanışmasaydın diyecek olanlar olacaktır. Annem cennete gidince Almanya’da yaşayan amcam getirdi beni ebeme ve alıç ağaçlarının rüzgâr estikçe sızlayan dallarına bıraktı.

Hâlbuki hep annemle gelirdik biz ebeme. Annemsiz kalınca başka bir yüzünü tanımaya başladım belki. Ya da ebem bana annem cennette diye başka bir dünya yarattı. Amcam bir tomar para bırakıp giderken yanında teyzemi de götürdü. Ben azıcık büyüyünce, amcam ve teyzem, annemle babam olacakmış. Ben babamı hiç hatırlamadığım için onu anlatamam ki. Amcam da gidince kendimi yerlere attım, tepindim, ‘hı hı!’ ağlıyordum, hatta burnum da akıyordu. Tam o sırada koyunlar kuzularıyla bana doğru gelmez mi! O tepindiğim alan siyah üzümle doldu. “Gübre bunlar yenmez.” dedi ebem. Sonra kuzuların kulaklarını annelerini emerken görmeniz lazımdı, amcamı falan unuttum. Ebem kuzuları ayrı odaya koyuyor yoksa kafaları az çalışır annelerinin sütünü bitirirlermiş. Yeniden başladım tepinip ağlamaya. Kuzuları görünce ağlıyordum ya yarıda kalmıştı. Hem amcam da çoktan gitmişti. İlk günüm böyle geçtikten sonra ebem hemen devreye girdi. Ebemin üzerine çocuklara meşgale bulan birini tanımam.

Ebemin özel odasının anahtarı bir tek kendinde olurdu. O anahtar sandığım demiri, elbisenin üstüne bağladığı kuşağın içine takardı hep. Kuşağından çıkardığı kocaman bir demirle açtı kapıyı. Ayva kokusundan bayılabilirdim. Toprak zeminin kokusuna karışan ayva kokusu… Hım, bu kokuyu ömrüm boyunca unutmadan burnuma çektim büyüdükten sonra. Bir kokuyu hatırlayarak hayal etmek nasıl bir şey bilemezsiniz. Gözlerim dolar akardı, kokladıktan sonra. Ebem olurdu cehennemim bile.

Koyunların yünlerinden yatak yapmıştı ebem, onlara mor ve yeşil elbiseler giydirip üst üste dizmişti. Ebem, bana yatakların elbiseleri kaçak kumaştan dikildiği için değerli olduğunu anlattı. Duvarda yan yana asılı fotoğrafların üstü beyaz bezle örtülüydü.

 “Bunlar cennete gidenlerin fotoğrafları.” dedi ebem.

Kocaman bir ayna duruyordu sandığın yanında ve üstünde gelin teli asılıydı.

 “Bir tanesini alabilirsin. ” dedi ebem.  “Annenindi.”

 Açık kapı cereyan yaptı ve cennettekilerin örtüleri yere düştü. “Annem, annem!” diye bağırdım. Üstünü kapattı hemen ebem. Yerdeki kilim rengârenkti. Bu odaya ilk girişim olduğunu söyledim mi? Her fotoğrafın altında beyaz bohça içinde cennettekilerin elbiselerini saklarmış ebem. Daha sonra aralık kalan kapıdan gördüm, ebem annemin elbisesini kokluyor, türkü söyleyerek ağlıyordu. Unuttum tabii, izinsiz gördüm ya!

Annemle her gelişimde ben, kavak ağacının altında oturmayı seviyordum. Ebemden önce köydeki kadınlar, kavak ağacının altında gelinlerini çekiştirir ve kumarcı kocalarını kahvede nasıl bastıklarını anlattıklarında, çok gülerdik. Bütün gün orada oturanlara “Kocakarı” diyorlar. Onlar çok daha eğlenceliydi benim açımdan. Gözleri kırpış kırpış bakarlardı,  sanki toz kaçmış gibi. Göz kenarları kırmızı olup kendi kendine yaş akardı. Kocakarı olana kadar yaşamak herkesin harcı değildi.  Bir ayağı mezarda olduğundan saygıda kusur edilir, emanet gibi dururlar,  hayata, “pat” diye sessiz sedasız ölebilir oluşundan ötürü kavak altının emanet cennetlikleriymiş. Kavak altı dediğin kocakarısız olmaz. Kulakları da duymaz, dişleri uzun kazma sapı gibi iki tanecik olur. Alıştım ben artık, biraz da büyüdüm. Kavak altındaki iki dişlilerle otururken ebem çağırdı. Ebem hiç cennete gitmesin, iki değil tek dişli olsun, ben koltuk altlarından tutarak kavak altına sabah getireyim, akşam kucaklayarak götüreyim, tek dişi de olmasın, hep yaşasın. Hiç kimsenin ebesi benimki gibi olamaz. Her renkte bakar gözleri ve her renkte cam gibi parlar. Böyle güzel mi olurmuş bakışları! İçinin ışıklarında huzurdan kaybolurdun. Ebemin, kara uzun bağcıklı önlüğü hep takılı olurdu. Hep çalışırdı çünkü. İki dişliyle konuşurken seslendi ebem:

 “Düş peşime dedene yemek götüreceğiz.”

Omuzlarımı silktim ben.

“Ama yarın koç gövereceğiz ve onlardan bundan sonra korkmayacaksın. Koç şimdi çok sinirli, hem alıç ağacı çiçek açmış onları toplayacağız, kaynatıp suyunu içireceğiz koyunlara, böylece sakinleşecekler. Tek şartım ise önce çiçekleri senin başına taç yapacağız.”

İlk gidişim böyle oldu. Buz gibi ayranı ben taşıyorum, baş pınarın suyuyla yayılmış. Gidene kadar çalkalanıp dökülse de kalanı dedeme yeter. Dedem de önlük bağlamış, avuç avuç saçıyor nohutları toprağa. Ebemin önlüğünü bağladım,  artık ben de saçıyorum nohutları. Bu oyunu çok sevdim, arasam bulamazdım, ne eğlenceli ama!

 Dedem haşlama etle tereyağlı pilavı yedi, üstüne ayranı içti,  önlüğüne nohut doldurdu, oynamaya devam etti. Uzandım alıç ağacının altına. Dedemden kalan pilav artıklarını bir beze koydu ebem. Eliyle “sus”  işareti yaptı. . Alıç ağacına yuva yapan kuşlar indi yere. Gagaladılar pilavı. Sonra ebemin omzuna kondular, havalandılar bir daha kondular. Rengârenk tüylü olanlar hep yaparmış bunu.

Alıç ağacının çiçeklerini topladı ebem. Sonra tarlaya serptikleri gübre torbalarından bana kat kat diktiği gelinliği giydirdi, çiçekleri saçlarıma tokaladı:

 “Bak şimdi eve gidiyoruz, koçlar seni görünce koyun gibi davranacak.”  Dedi ebem.

Hayvanlarla aynı yerden eve giriş kapımız. Ne zaman koyunlara denk gelsem o iki koç bulur beni ve toslar boynuzuyla. Korkudan “ciyak ciyak” bağırırım hep. Ertesi sabah ebem koçların yününü boyadı. Boynuzlarına renkli bezler bağladı. Kapıyı açtı, iki koç birbirleriyle yarıştı. Onlar koştukça arkalarından ben de koştum. Tacımın çiçekleri koştukça kokuyordu.  Gelinliğim hışır hışır ses çıkarıyordu.  Çok çok güldük. Ardımızdan ebem de koşuyordu. Koçların düğünü bittiğinde tatlı yorgunluk içinde koyunların içinde uyumuş olduğumu anlatıp gülüyordu dedem.

Yaptığımız düğünden sonra koçlar artık bana saldırmıyor ya da ben korkmuyorum. “Alıç Prensesi”ydim ben artık. Ebem öyle dedi. Ebem; nohut ekilmiyorken de gidiyordu ve ağacın her dalı kuş yuvası olmuştu nedense. Ebem tereyağlı bulgur pilavıyla besliyordu onları. Yanımıza yönümüze konardı kuşlar. Yaz geldi. Nohutlar dürüldü. Konuşmadan dinlemeyi öğretti ebem. Çırçır böcekleri öterdi ekin dürülünce. Ve biz susarak dinlemeyi öğrenmiştik doğayı. Leylekler uçardı yükseklerden, onlar göçerken ebem ağlardı susarak. Ebem ağlar, ben ağlardım. Hep o cennetliklere söylediği türkülerle. Bozkırın sesi susardı ebeme olan saygıdan.

Güz geldi. Amcam geldi beni almaya. O yazın sonunda, havalar freze yağmur çalarken; alıç ağacının altında ölmüş ebem. Alıç ağacının kuşları öyle ötmüş, öyle ötmüş ki köylüler akın etmişler tarlaya.

Ebem evreni safça severdi. Kimse bilemedi. Şimdi alıç ağacının dallarına bez bağlayıp dilek tutuyorlar. Dört mevsim kuşlarla buluşmaya gidişim bundan.

Ebem, kavak ağacına kocakarı olaydı razıydım! Ölmeyeydi, sağır kulak, iki dişli olaydı, yine razıydım. O cennette şimdi.  Gizli odada üstü beyaz bezle örtülü, fotoğraf oldu şimdi.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir