BİR YAZAR İKİ KİTAP

 – AKİF NECİPSOY

*

Yazar Ahmet Şevki Şakalar’ın 2016 yılında çıkardığı ve hikâye türündeki ilk kitabı Kayıp Kişilikler Parkı’ndan sonra, bu yaz ilk baskısı çıkan dumanı üstünde iki kitabı. Birisi hikâye diğeri deneme türünde.

Kitaplardan ilki bir hikâye kitabı olan Sevda Durağı.

Kitaba ismini veren Sevda Durağı hikâyesinde, orta büyüklükte bir Anadolu ilçesinin küçük ve biraz da geri kalmış, gelişmekte olan bile sayılmayacak köyden biraz hallice bir mahallesinde geçen sıcacık sosyal ilişkileri, çocuksu, saf ve temiz duygularla yoğrulan edep ölçeğindeki utangaç aşk hikâyeleri ve çocukluk anıları konu edinilmiş. Diğer hikâyelerde de genel çerçeve ile; bazen kalabalık bir Anadolu ailesinin saf ve doğal yaşamından kesitleri, bazen heyecanlı ve idealist genç bir köy öğretmeninin zihninde çalkalanan duygular ve öğretmenlik uygulamalarını, bazen masumiyet ve saflığın zirvesinde tertemiz sevda hikayelerini, bazen ümitsiz bir hastanın son günlerine ilişkin adeta hastane kokusunu hissettiren etkileyici anlatımı, bazen Anadolu yaşamından hatıra niteliğindeki günü birlik karelerin ustalıkla edebi metin haline dönüştürülmesini, bazen de çeşitli ve ilginç anıları konu edinen kitap, okuyucusunu anlatılan hikâyenin sımsıcak ortamına çekmeyi başarıyor. Aynı yaşlarda ve hayatının bir dönemi benzer ortamlarda geçen birçok insanın, bu hikâyeleri okuduğunda kendisinden çok şey bulabileceği, gündelik/olağan yaşam akışı içinde zamanın dişlileri arasına bırakılan olayların, güçlü bir gözlem kabiliyeti ile nasıl edebi malzemelere dönüştürülebileceğini fark ettiren içten ve sıcak yürek iklimlerine hitap eden bir hikâye kitabı çıkmış ortaya.

Hikâyelerin ağırlıklı olarak olay hikâyesi olduğu gözlense de, yer yer durum hikâyesi ve hatta modern çizgiler taşıyan satırların bulunduğu hikâyeler de yer alıyor kitapta. Aynı şekilde, anlatım dili olarak, çoğunlukla hâkim/ilahi bakış açılı anlatım kulanılsa da, yer yer kahraman/birincil tekil anlatım, yer yer de müşahit bakış açısından faydalanıldığı görülmekte. Lâkin olay hikâyesi olarak nitelenecek hikâyelerin hepsinde de serim-düğüm-çözüm planına tam olarak riayet edilmediği, serbest/rahat anlatımın da sıkça tercih edildiği gözlenmekte. Fakat hemen tüm hikâyelerde okuyucuda merak uyandırma ve hayal gücünü kullandırmaya yönelik bir anlatım da var denilebilir. Çevrenin ve kahramanların yeteri kadar ve etkili şekilde betimlendiği de göze çarpmakta.

Hikâyelerde kısa ve anlaşılır cümleler kullanılmakla birlikte, bu durum anlatımda çarpıcılığı da ortadan kaldırmayacak nitelikte. Betimlemeler sıra dışı, açık ve sade imgelerle yapılmış. “Yalancık sulu” gibi yöresel dil ve kültürümüze ait ağzın ve atasözleri ile deyimlerinin sıkça kullanılması, olayların yaşanmışlık hissini net bir şekilde fark ettiren kurgularla sunulmasıyla, yazarın samimiyetinin her satırda hissedildiği özenli bir eser olarak dikkat çekiyor kitap. “Nasıl anlatılır acaba” diye düşünülen karmaşık duyguların adeta bir çırpıda, kısa ve öz cümlelerle, kolaylıkla ve çarpıcı bir şekilde anlatımı kitabın göze çarpan başarılarından biri. Bu özellikleriyle kitap, okuyucuda samimiyet ve sıcaklık, kendisiyle özdeşleştirme gibi okuma eylemine olumlu tesir eden duygular uyandırıyor ve bunun sonucunda okuyucunun sıkılmadan ve zorlanmadan hikâyeye odaklanmasına zemin hazırlıyor. 

Kitaptan anlatılan vasıflarına örnek olacak nitelikte alıntılarla geri kalan hususiyetlerini keşfetmeyi okuyucuya bırakmak en doğrusu olsa gerek:

“Avlu kapısının dışa bakan tarafında boyası tutturulamamış, muhtelif yerleri macunlarla yama yapılmış bir reno durmuştur ve patlak egzozunun iki el ateşiyle bir süre kalacağı anlaşılmıştır.”

“Kurban etinden ayırdığımız et geçen hafta bitti, bizim sulu da yalancık sulu oldu.”

“Münire, bu davadan ceza almadı, en küçüğümüz olmanın dokunulmazlığıyla tek celsede beraat etti”

“Yeşil boya, çocukların dünyaya yeşil bakan gözleridir.”

“Müdür odası var. Müdür yok. Öğretmen odası yok. Öğretmen var.”

“Pazartesi. Şımarıkların ‘sendrom’ gibi laflar edip kambur gibi sırtında taşıdığı üşenik pazartesi”

“Yan odalara yeni hastalar geldi. Doldu, boşaldı günden güne. Refakatçiler birbirleriyle ahbap oldu.”

“Amaç hastaların yaşamına yıllar değil yıllarına yaşam katmaktır”

“Destek, yaşam, yardım kelimeleri çaresiz bakakaldı. Fadik susadı, şişe kapağıyla damla damla kandırdı çöl susuzluğunu.”

“Başka bir gece hiç uyumadı Fadik…Doktor tebessüm maskesiyle dolaştı oda sıcaklığında…Başka bir gece korkuyla uyanıp köyümün çayırlı tepesine götürün dedi. Tamam dedi refakatçi, tamam dedi gülümseyen hemşire.”

“Hasan’la Hüseyin ne giyse olurdu. Salı pazarından alınmış, taşlanmış birkaç kotun ve paçaları katlanıp giyilen kumaş pantolonların üzerine giyilecek bir tişört bir gömlek illa ki bulunurdu.”

“Mezarlığı bile sakinleşmiş…Toprakla ahdini unutmamış şehirde oturan üç beş kişi hasret giderir iğde ağaçları, dut kurusu ve üzüm bağlarının taze ışgınlarıyla.”

“Daha tumanını çekemeyen mi geçer mi müezzin mahfiline? Hiç sesini çıkarmadı çocuk. Gözleri doldu doldu boşaldı. Tumanına baktı, düşmemişti.”

“Balıklar, onların suya düşürdüğü titrek cümleleri toplamakta”

“Menekşe’ye sorsan hemşire olmak yerine İsrafil’in neşesi olsa daha iyi.”

İkinci kitap Taş ve Öfke.

Çağın yozlaşmalarına, özellikle muhafazakâr diye nitelenen toplum kesiminin; şuur kaybı, şekilcilik, temel dini hassasiyetlerin ve ölçülerin kaybıyla dünyevileşmesine ve bu durumların kanıksanmış olup buna karşı tepkisizleşilmesine karşı adeta bir başkaldırı, silkeleme, kendine getirme çabalarının deneme formatında satırlara yansıması olarak görünüyor kitap.

Rahat ve lüks yaşama alışan insanların, kendileri dışında ve kendileri gibi yaşam olanaklarına sahip olmayan insanların bulunduğu başka bir dünya olduğunu hatırlamaları için, rahatsız etmeyi de göze alarak bir haykırış, sesleniş.

Küresel emperyal güçlerin medeniyet kisvesi altında sergiledikleri iki yüzlü, haktan adaletten yoksun, pervasız ve dayatmaya dayalı dünya düzenlerine başkaldırı, bir “kral çıplak” haykırışı.

Altı çizilen sorunlara dikkat çekme, durup düşünmeye sevk etme, özü hatırlatma gibi bir vazifeyi kendi uhdesine alan bir yazarın çırpınışları olarak da görülebilecek bir kitap.

Kitabın sonlarında yer alan “Cinslik Bizim Neyimize” yazısı esasen yazarın bu kitabı yazarken yazıda, “ ortalama bir cinsin başlıca özelliklerinden bazıları şunlardır: Kalple düşünüp ruhunu arkada bırakmamak, oyunun ortasında sahnenin fişini çekmek gibi olmadık hareketlere girişmek, …egzozuna tişört tıkayarak çalışan bir tankı durdurmak…” ve benzeri ifadelerle tanımlaya çalıştığı “cins adam” karakterini üzerine aldığını ve “cins adam” hassasiyetiyle hareket ettiğini göstermekte.

Kitabın daha ilk yazısı olan “Kalbe Rücu” yazısında “Atları bağlayın, içimize dönüyoruz!” şeklinde kitaba çarpıcı bir giriş yapılması bu anlatılmaya çalışılan özelliklerin hepsini adeta içinde barındıran bir cümle gibi duruyor.

Kitabın en sonunda yer alan yazarın “ex” isimli sıra dışı bir şiiri okuyucunun karşısına tatlı bir sürpriz olarak çıkmakta.

Taş ve Öfke yazılarından oluşan aşağıdaki alıntılar da okuyucularına köşe başı olacak ipuçlarını barındırıyor olarak kabul edilebilir:

“Atları bağlayın, içimize dönüyoruz! Toz bulutunun önünde atını durdurup geriye baktığında, ne oldu? diyenlere: “Çok hızlı gidiyoruz, ruhumuz arkada kaldı.”

 “Kaç acil oturum gerekir, gelişmiş ama doymamış ülkelerin hararetli meclislerinde umutları kıyıya vurmuş mülteci çocuklarını getirmek için?”

 “Somurtkan bir yüzü niye almaz bu madalyonun öteki yüzünü hep ıskalayan deklanşörler?”

“…eliyle, diliyle bir şey yapmaktan aciz, sadece buğzeden uyuşuk ve ‘öteki’leştirilmiş milyarlarca ümmetten biri olduğum kadar…”

“İhtiyarlıktaki telafi ibadetlerinin prim yapmayacağını bilmek ne acı”

“Zoraki bindirildiğin ve dönüşü olmayan bir vapurun güvertesinde çaresizce bakıyorsun geridekilere”

“Hayatın en vazgeçilmez zamanlarında fişi çekilen 2.tekil kişisi olmak ne kadar can sıkıcı ve keyif bozucu değil mi?”

“Sonra tavşanın şapkasından nur topu gibi cici demokrasiler çıkarırsınız.”

“Adaletten ve ahlaktan kare yakalayamamış fotoğraf sanatının inceliklerini konuşturursunuz gösterişli sergi salonlarında.”

“Dünyalıların bir günde çöpe attıkları, kaç Afrikalı doyurur sizce?”

“Keyfinizi kaçırıp kutsal görevimi yapmanın vereceği derin huzurla bir film pozunda kayboluvereceğim.”

“Anne-babaların çocuklarımızın erkek-kız arkadaşı yok diye profesyonel psikolojik destek aldığı bir çağda yaşıyoruz.”

“Kur’an’ı isimler sözlüğü sanıp her kelimeyi bebelerine koyan duyarlı ailelere ne önerilir ben de bilmiyorum.”

“Ve Mursi! Bakışların diriltiyor uyuşmuş zihinlerimizi. İçimize müslümanca bir serinlik veriyorsun.”

Son söz yerine; Yazarın her iki kitabına da kütüphanelerde yer açılması lüzumunu vurgularken, okunacak bu eserlerin yazarın sonraki eser/ler/inin de merakla beklenmesine vesile olacağını düşünmekten kendinizi alamayacağınız düşüncesiyle…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Facebook
Twitter
YouTube
Instagram