BİR YARIM ÖYKÜ

 – NECMETTİN YALÇINKAYA

*

Sonbahar son günlerini yaşıyor, kışa doğru yol alıyordu. Ben de onun gibi yapraklarımı döküyor, ayrılığın soğuk yüzünü yaşıyordum. Rüzgâr önüne katmış savuruyordu bir bilinmeze doğru beni. Gideceğim ülke, adres henüz belli değildi. İçimde sürekli beni rahatsız eden bir sıkıntıyla dolaşıp duruyordum. Bulduğum bir sokak kaldırımına oturmuş, boş boş uzaklara bakıyordum.

Telefonum çaldı. Rıza abi arıyordu. “Bir şebeke buldum. Benim oğlanı adrese teslim ettiler. Anlayacağın çok sağlamlar. Kontörüm bitmek üzere, Pasaport Vapur İskelesi’nin oradayım, gel.”
O heyecanla otobüse bindim. Konak’ta indim. Oradan da Pasaport Vapur İskelesi’ne kadar yürüdüm. Rıza abi bir tabureye oturmuş, keyifle çayını yudumluyordu. Beni görünce, garsona el etti. Bir çay işareti yaptı. Boş bir tabureyi ayağıyla altıma itti. Oturdum. Çaydan sonra, bir iş hanının üçüncü katına asansörle çıktık. Bölmelere ayrılmış bir büroya girdik. Selamlaştık.
“Hoş geldin Rıza abi” dedi, kısa boylu, tıraşlı, düzgün giyimli biri.
“Hoş bulduk, bahsettiğim arkadaş bu,” diyerek beni gösterdi.
“Hoş geldiniz”
“Hoş buldum.”
“Boyu posu, görünüşü iyi, konuşması da iyiyse, kolay vize alırız,” dedi.
Koltuğu göstererek:
“Lütfen oturun, keyfinize bakın. Pasaportun yanında mı?” diye sordu.
“Ceketimin iç cebinden çıkarıp verdim. Ardından da yeni çekilmiş vesikalık resimlerimi uzattım. Alıp baktı. “Hazırlıklı gelmişsiniz Rıza abi,” deyip gülümsedi. “Gerekli belgeleri hazırladıktan sonra biz size haber veririz. Alman Konsolosluğu’na başvurunuzu yaparsınız. Büyük bir ihtimalle vize alırsınız.”
Rıza abinin yüzüne bakınca, ne demek istediğini anlamıştı hemen.
“Hacı, yanında dövizin var mı?”
“Var, Rıza abi.”
“İki yüz-üç yüz avro ver arkadaşa.”
Üç yüz avro verdim.
“Vizeden sonra iki yüz avro daha veririz. Anlaştık mı?”
“Ayıpsın Rıza abi, vermesen de olur.”
“Arkadaşın durumu belli… Avrupa’ya vardı mı, eline para geçerse mutlaka telafi eder.” diye de ekledi.
Kordon’a doğru yürüdük. Mis gibi kokoreç kokusu denizden hafif hafif esen imbata karışıyordu. Kokoreççinin başı kalabalıktı. Yine de kuyruğa girdik. Yarımşar ekmek yaptırdım. Yanına birer de ayran… Denizin kıyısına oturduk. Birkaç martı bitiverdi hemen yanımızda. Ekmeğin ucundan azıcık nasiplendiler. Karşıyaka vapuru denizi yara yara ilerliyordu, ardında köpüklü sular bırakarak. Az ilerimizde yakaladığı balığı kaçıran gençten biri hayıflanıyordu. Yanındaki arkadaşı, “Kaçan balık büyük olurmuş.” diye teselli ediyordu onu.
İki hafta sonrasıydı; Adnan Menderes Havaalanı’ndaydık. Hüzün, buruk bir sevinç, keder, acı yanı başımızdaydı. Kızlarımın gözleri ağlamaktan kızarmıştı. Eşim kendini zor tutuyordu. “Fazla ağlayıp ortalığı ayağa kaldırmayın, yoksa babanızın ülkeden kaçtığını anlarlar.” diye sıkı sıkı tembih ediyordu annem. Suskunlukları ondandı biraz da.
Sarıldık, vedalaştık. Pasaport ve bilet kontrolünden geçtikten sonra, son bir kez arkama dönüp kızlarımın ve eşimin resmini yüreğime kazırcasına baktım. İçim titreyerek ilerleyip uçaktaki yerime oturdum.
Uçak havalandı sonra; sevdiklerimi, bütün anılarımı, İzmir’imi geride bırakıyordum. Metin olmaya çalışıyordum. Gözüme biriken yaşları etrafıma belli etmeden öksürüyor gibi defalarca sildim. İçim, dışım, beynim, yüreğim karman çormandı. Sanki vücudumun yarı yanını kesip almışlar gibi eksilmiştim. Otobüs değildi ki, “inecek var, sağda dur!” diyeydim.
Berlin’den Düsseldorf’a kısa süreli bir aktarmanın sonunda yengem ve kuzenim karşıladı beni. On gün kadar Duisburg’ta, onların evinde kaldım. Neredeydim, ne yaşıyordum, her şey yabancıydı. İçtiğim suyun tadı bile değişikti. Mevsimine göre uçan kuş misaliydim… İsviçre’ye girdiğimde İbo ve kuzenim Bıla karşıladı beni. Basel, Neuchatel Kantonuna bağlı La Chaux de Fonds ve Lozan’ı selamladım. Küçük bir ülkenin panoraması büyülemişti beni.
Zorlu geçen süreçte yeni hayatıma alışmaya çalışsam da gurbet ve hasretlik gitgide ağırlaşıyordu. Onları zorunlu olarak bırakıp gittiğimde Eylem on altısında, Ezgi on üçündeydi daha. İki-iki buçuk yıl sonra oturum aldığımda Eylem’in yaşı çoktan on sekizi geçmişti. Ezgi annesiyle yanıma gelebildi ama Eylem İzmir’de bir başına kalmıştı. Bu nasıl bir acıydı, tarif edilemezdi. Bir yarım yanımda, bir yarım İzmir’de kalmıştı. İki yarım bir türlü bir olamamıştı.
Eylem’le her gün telefonla konuşuyorduk. Diğer taraftan onu yanımıza getirmek için de uğraşıyorduk. Fransa için vize alamayınca, şebeke işine girdik mecburen. Çeşme’de çıkmak üzereyken yakalandı. Denemediğimiz yol kalmadı. Hangi dala tutundaysak kırıldı.
Hasretlik sadece benim için değildi. Eşim Nuran da kızından ayrı olmanın acısını beş yıl boyunca içinde taşıdı hep. Ezgim de… Onlar için kızım Eylem’le kavuşma zamanı gelmişti nihayet. En yakın tarihe İzmir’e uçak biletlerini almıştım bile. Onları havaalanından İzmir’e yolcu ederken, Nuran’ın eline bir zarf tutuşturdum. “Bunu Eylem’ime ver, okusun, babasından küçük bir hatıra…” dedim. Onlar uçağa binmek için uzaklaşırlarken canımın yarısı da onlarla gitti. Benim payıma yine ıslak gözler ve yalnızlık düştü. Sancılı beş yılın ardından Nuran kızına, Ezgi ablasına, Eylem ise annesi ve kardeşine kavuşmuştu.
Eylem evlenmiş, üzerinden iki yıl geçmişti. Bense kızımı sadece gelinliğiyle fotoğraflarında görebilmiştim. Annesi ve kardeşi yanında olmasına rağmen Eylem düğün günü telefonla beni arayıp bir nevi o günü yaşattı bana.
Orada olduğum sürece çalıştığım fabrikada yavaş yavaş zorlanmaya başlamış, ayağımdaki ağrı dayanılmaz bir hal almıştı. Bunun üzerine doktora gittim, röntgen çekti ve ayak kemiğimde bir leke gördüğünü, ayaktaki ağrının bundan kaynaklı olabileceğini söyledi. “Önemli değil.” dedi. Ağrı kesici ve beş günlük istirahat verip eve gönderdi.
Hemen bir gün sonrası beni aradı, telaşlandım…
“Ben röntgeninizi diğer meslektaşımla değerlendirince bu lekeyi ciddi bulduk, bu hususta birkaç araştırma yapmamız için hemen hastaneye gelmeniz gerekiyor.” Yapılan tetkikler sonucu ciddi bir hastalığa yakalandığımı öğrendiğimizde dünya başımıza yıkıldı sandık. Neyse ki bu vartayı çabuk atlattık. İnsan hasta olduğuna sevinir mi hiç? Ben sevindim. Sonunda Eylem, ay yüzüyle karanlıkları yara yara geliyordu babasına! İsviçre Konsolosluğu’nun özel olarak verdiği bir vizeyle… Zürich Havaalanı’nda, sekiz yıl sonra İzmir kokan kızım Eylem’e ilk sarılışım, onu ilk koklayışımdı. Kollarımın arasında bırakmak bile istemiyordum. Ne çok özlemişim onu, ne çok özlenmişim. Eylem büyümüş, koca bir kız olmuş, ama benim için hâlâ o karşımda duran on altı yaşındaki küçük kızımdı. Onu küçük bir çocuk gibi sevdiğimi görünce:
“Baba ben yirmi dört yaşındayım.” dedi gülerek. “Sizden uzakta çok çabuk büyüdüm, acılarla baş etmeyi, yaşama tutunmayı, özleme ve hasrete direnmeyi öğrendim. Çok büyüdüm çok!”
Benden uzakta geçen koskoca sekiz yıl bir anda onu kucaklamamla silinmişti adeta. Kendi başına büyüdüğü, yanında olamadığım günlere için için ağladım, yandım. Kızım Eylem’le gözyaşlarımız birbirine karışmıştı.Sevinçten ağlıyorduk ikimiz de.
“Üzülme artık can babam, bak geldim, yanındayım,” dedi.
İsviçre’de kaldığı üç ay boyunca Eylem yanımdan hiç ayrılmamış, baba kız ayrı kaldığımız günlerin acısını doya doya çıkarmıştık.
Artık istediği an yanımıza gelip gidiyor. Bu yıl gelemiyor. Çünkü anne olacak. Hayatımıza yeni bir nefes, yeni bir can gelecek; gülmeyi unutan yüzümüze yeniden gülmeyi öğretecek, kapanmayan yaralarımıza merhem gibi gelecek. “Dede, nene, teyze!” diyecek. Bebek hoş gelecek, hoşluk getirecek. Dedesinin kışlarına bahar getirecek. Dedesi onu görmeye gidemeyecek, varsın olsun. O dedesine koşa koşa gelecek. Dedesinin bir yarısı daha tümlenecek.

BİR YARIM ÖYKÜ” için bir yorum

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Facebook
Twitter
YouTube
Instagram