BİR VARMIŞ BİR YOKMUŞ

 – ŞAHİZER SENEM TELLİ

*

“Masallar hep böyle başlar.” dedi annem. Demek ki değişmez kuralıydı bu sözler masalların. Anneler doğru söylerdi, inandım.

Bir yetişkin olarak da masal dinlemeyi çok seviyorum fakat başlangıç sözleri beni rahatsız ediyor.“Neden, anlamını bilemediğim bir burukluk veriyor bana?” diye düşünüyor, düşünüyorum…
Yaşamımı didiklemeye başlıyorum, nedenini araştırmak istiyorum. Çoğalınca bırakıyorum, olduğu gibi, olduğu yere. İşin içinden çıkamıyorum.
Ellili yaşlarıma gelince tekrar sorgulamam için olaylar çoğalıyor. Bu defa kaçamam bu gerçekten çünkü torunuma anlatacağım masallarım var.  Sorgulamalıyım rahatsızlığımı, yılların verdiği yaşanmışlıklarla yaklaşıyorum konuya.Düşünüyorum…
Beş yaşındayım.

Sabahları en erken anneannem ve ben uyanıp sofada buluşurduk. Kırışık yüzünde ona çok yakışan bir gülücük ve kocaman açılmış kollarla sımsıkı kucaklardı beni. Sarmalamış kolları, içimdeki güveni büyütür, genişletir, huzur dolarım, dünyanın en korunaklı insanı olurum.Zayıf bedeninden umulmayacak kadar güçlü kolları her seferinde şaşırtır beni. Siyah, badem gözlerinin bitiminde, kalın kaşlarıyla buluşur, kaz ayakları. Ahırın loşluğunda göz çukurlarına kaşlarının gölgesi vururdu, bana çok ilginç gelen. İnce dudağının üstünde koyu, büyük bir ben vardı. Üzeri kıllarla kaplı, “Benim bıyıklarım” dediği beni, ona çok yakıştırırdım. Beyaz, oyalı tülbendinin çevrelediği oval yüzü; yumuşacık hatlarıyla ve açık teniyle çok uyumluydu. Elleri ve ayakları minyon tipinin aksine büyük sayılırdı. Paylaşmayı ve konuk ağırlamayı çok severdi

Evin girişindeki ahıra,ineklerin yanına iner, birlikte süt sağardık.Ben saman balyalarının üstünde, anneannem ineğin memelerinde. Sağılırken ilk inen sütün incecik metal sesi,  kovadaki seviyesi yükseldikçe yerini köpüğün fışırtısına bırakırdı. İnceden kalına dönüşen sesin,ritmini çok severdim, beni büyülerdi. Ayaklarımı sallayarak eşlik ederdim bu sese ve ineğin salladığı kuyruğuna.

“Anneanne, ben de yapmak istiyorum senin gibi.” diyorum her seferinde, yanıtını bilerek.

“Olmaz Mor Kızım! Büyüyene kadar bekle. Elin benim kadar büyüyüp boyun benimki kadar uzayınca…” der, kabullenirim. Çok seviyorum anneannemi, üzmemek var düşüncelerimde ama ellerimin onunki kadar büyük olmasını da istemem.“Ellerim büyümeden olmaz mı?” diye sorarım. “Memelerini küçük ellerle saramazsın, altında kaybolursun ineğin.” diyerek neşeli bir kahkaha atardı, gülüşürdük birlikte.
Sütler sağılıp, büyük kazanlara süzülür ama evde hâlâ uyanan kimse olmazdı. Uyanmalarını da istemiyorum içten içe. Yaşanan anın güzelliklerini ve anneannemi paylaşmak istemiyorum belli ki…

Dedem, fışırdayarak yakardı ahırın yanındaki mutfak ocağını. Korkarak dinlerdim onun çıkardığı sesleri çünkü nefes alamadığını düşünür, kaygılanırdım. Ya dedeme bir şey olursa… Bu mutfak sadece süt kaynatmak, peynir, çökelek, yoğurt yapmak için kullanılırdı. Odanın tam ortasında tavandaki ağaçlara urganlarla tutturulmuş deri tulumdan yayık vardı. Anneannemin yayık yayarken çıkardığı ritmik ayran sesi benim çevresinde dönerek dans etmeme neden olurdu. Onun sevgiyle bakışı, yeni figürler yapmamı sağlardı.
Dedem, anneannem ve ben (!) birer ucundan tutup ocağın içindeki üçgen sacayağına koyardık kazanı. Süt kaynar, anneannem ya da dedem savururlar onu kocaman ahşap bir kepçeyle. Mis gibi kokular yayılır tüm eve. Zaman zaman üzerinden tahta kaşıkla aldıkları kaymakları bir sahanın içinde biriktirirlerdi. Ben bu kaymakların kime ayrıldığını bilerek her defasında sorardım.
“Neden ayırdınız onu?”
Karşılıklı gülmeler, kıkırdamalar, gıdıklaşmalar ve duyduğum huzur… Dedem bizi yenerdi hep, en çok o gıdıklardı bizi. Dedem, iri yapısıyla bir güreşçiyi andırırdı. Her sabah özenle taradığı kır sakalları ve bıyıkları kolonya kokardı. Elini neye atsa çok iyi yapan, mahir bir insandı. Torunlarının yanında dikkatli olsa da argolu konuşması, gür sesi vardı. Köylü ona; “Kara Musto” derdi esmerliği ve gözü karalığından dolayı fakat yumuşacık bir yüreği vardı.
Kaymaklı kahvaltım bitince uyanırlardı diğer kuzenlerim, teyzem, annem, kardeşim. Onlara yakalanmadan yaptığım her kahvaltı içimde duyumsadığım kazanılmış bir zaferdi. Anneannem, onların arkasından bana göstererek, sessizce alkışlardı beni. En büyük ödül!
Ev halkı kahvaltıya hazırlanırken dedem beni atın heybesinin bir gözüne yerleştirmiş olurdu. Denge için diğer göze boş su testileri koyardı. Ben su testileri ile at sırtında, dedem yürüyerek yola koyulurduk. Su değirmenine geldiğimizde gözlerim, dayımın kızı Tombik Yıldız’ı arardı. Biz onunla çok iyi anlaşamazdık, ama çok yaratıcı oyunlar oynardık. Yıldız, beni her hırpaladığında dedemden azar işitirdi. Bu nedenle, o da işini gizli yapmaya özen gösterirdi.
Öğlen olduğunda yengem ikimizi de değirmenin önünden alırdı. Biz yemeklerimizi yiyip, sofra başında sızardık. Uyandığımızda oturma odasının divanında olurduk hep. Kim önce uyanmışsa diğerini uyandırırdı. Bu değişmezdi.
Bir gün dedem, oynamamız için bir karış derinliğinde, yarım ay şeklinde, değirmenin coşkulu akan kocaman su kanalına bağlı ince bir arık açtı.Küçük arığa üst koldan su giriyor, alt ucundan tekrar büyük kanala bağlanıyordu. İkimiz de bayıldık bu organizasyona. Yaz sıcağında buz gibi sularla oynamanın keyfini çıkarıyorduk. Bir gün de kamışlardan değirmen yapmayı öğretmişti,kollar suya değdikçe dönüyor, bu bizi kahkahalara boğuyordu.  Bunun üzerine,“Sizin kuş gibi cıvıldamanız yok mu? Bana daha çok şeyler yaptırır.” demişti dedem. Başka bir gün, bu kollara uygun çamurdan değirmen evi yaptık suyun üzerine, altından suların aktığı. Çok ama çok güzel olmuştu eserimiz. Kendimizle öyle gurur duyduk ki, o gün hiç kavga etmedik. Ohh! Ne büyük bir mutluluk bu.
Akşam olunca dedem:
“Hadi,Mor Kız yolcu yoluna yakışır.” derdi.
Yıldız, dedemin ve benim arkamdan ağlardı hep.
“Ben de geleceğim sizinle,” diye inceden bir nağme tuttururdu.
Sabah geldiğim heybe gözünü bahçeden toplanmış taze sebze ve meyveler ile paylaşıyordum. Dedem, Mor  Kız’ını heybenin bu yanına; buz gibi suyla doldurulmuş toprak testileri de heybenin karşı gözüne koyardı. Denge kuruluncaya kadar denemeler yapılır ve yola koyulurduk. “Mor Kız” takma adını çok seviyordum. O günlere ait her yaşanmışlığımda mutluluk, güven, huzur var.

Akşamın rehaveti ile işten, tarladan dönen akraba köylüler ile kısa sohbetler yapılırdı. Tadına doyulmaz bu anların bitmesini hiç istemezlerdi, hem dede hem de torun.
Annem istisnasız her gün:
“Nerede kaldınız, merak ettim?” derdi.
Her defasında da bunu inandırıcı bulmazdım. Çünkü evde olduğumda kardeşimle ilgilenmekten beni görmezdi bile. Anneme kırgındım, çünkü kardeşimi benden daha çok seviyordu. Ama anneannem ve dedem öylemiydi ya? En çok beni seviyorlar, hediyeler alıyorlar, bana zaman ayırıyorlar, benimle birlikte kahvaltı yapıyorlardı.
Sonradan kızlarının işini kolaylaştırmak için benimle daha çok meşgul olduklarını öğrendiğimde bile onları sevmekten vazgeçmedim. Çok ama çok sevdim.
Bu serüven dokuz yaşıma kadar devam etti. Okullar tatil olduğunda köye gitmeye can atıyordum çünkü “Mor Kız” olmayı çok seviyordum. Okuma öğrendiğimden bu yana anneanneme ve dedeme kitap ve gazeteler okuyor,küçük işlerinde yardımcı oluyordum. Onlar da ben de memnunduk yaşamımızdan.

O yaz sonuna doğru birden bire anneannem hastalandı. Dayım, teyzem, annem herkes doluştu eve. Kalabalıkta çok şen olurdu bu ev ama bu defa başkaydı. Herkes telaşlı, üzgün, az ve sessiz konuşur olmuştu.
Eylül’ün ilk günlerinde bir gece aniden köyün minibüsü evin önünde durdu. Hayal meyal, rüyayla gerçek arasında anlamsız bir olay yaşanıyordu. Annem beni uyandırdı.

Hepsi benden küçük olan “Kuzen ve kardeşlerine göz kulak ol. Biz akşama döneriz, teyzeni üzmeyin e mi?” dedi ve gitti.
Aradan bir hafta geçmişti ki babam geldi.

“Okullar açılacak, size alışveriş yapmamız gerekecek,” dedi.

“Anneannem gelmeden ben gitmem.” diye karşı çıktım. “Söz, anneannen geldiğinde izin alıp getireceğim seni.” dedi.
Bizi alıp ilçedeki evimize getirdi.

Yaklaşık bir ay annemsiz günler geçirdik. Babamın anneliğini çok beğenmiştik. Bize sevdiğimiz yemekleri yapıyor, sevmediğimiz yemeklerde ısrarcı davranmıyordu. Yaşasın özgürlük!
Bir sonraki yaz tatilinde köyde sadece bir hafta kaldım. Anneannemsiz, kahvaltısız hiç tadı yoktu köyün. Beni ne hüzünlü dedem, ne teyzem, ne dayım, ne de kuzenlerim oyalayamadı. Yıldız’la kavganın bile tadı yoktu.
Hazırlanan kahvaltılar eksiksizdi ama onu güzelleştirip özelleştiren, bana özel töreni eksikti. Ne anlamı vardı, yemenin içmenin?
İlerleyen yaşlarımda kahvaltı öğünlerini sevemez oldum,anneannemin gidişini kabullenmemek için. İnsan, yaşamı boyunca her kahvaltı saatinde hep aynı kişiyi düşünür mü ısrarla? Ben düşündüm. Anneannem akşam vardı, sabah kalktığımda yoktu. Bir vardı, bir de yoktu…

Kendimle yüzleşinceye kadar ne kahvaltı yaptım ne de masallardaki“Bir varmış, bir yokmuş” söylemini sevdim. Öğrencilerime “Kahvaltı yapmadan okula gelmeyin, aklınız midenizde olduğundan dersleri anlamazsınız.” diye öğütlerken kahvaltısız oluyordum hep. “Herkese verir talkımı, kendi yutar salkımı.” diyerek içten içe kendimle alay ederdim.

Sonunda bohçam açılmış, içindekiler gün yüzüne çıkmıştı. Anneannemle vedalaşamamam, onun ölümünü kabullenemeyişimmiş yaşamdaki itirazlarım. Onu mezarında ziyaret edip dertleştikten sonra içimdeki düğümler bir bir çözülebildi ancak.

Şimdilerde anneanneme öykünmeye özen gösteriyorum. Hafta sonu kahvaltılarında, kendi torunlarıma sevgiyi, güveni, huzuru yansıtacak törenlerin kurgularını düşünüyorum.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Facebook
Twitter
YouTube
Instagram