BİR SEVDA ÖYKÜSÜ

*Mehmet PEKTAŞ

*

İlçe güne kara bir haberle uyandı. İki çocuk babası postacı Levent intihar etmişti.

Üniversite okuyan çocukları il dışında, hanımı birkaç gündür babasının memleketindeydi. O gün sabah postaneye gelmeyince iş yerindekiler onu telefonla aradılar. Telefon defalarca çaldı, cevap veren yoktu. Bu defa dairenin hizmetlisini eve yolladılar. Hizmetli kapıyı kırarcasına çaldı, açan olmayınca cama birkaç küçük taş attı. Adamın içine bir kuşku düştü. Levent, sobadan zehirlenmiş olabilirdi. Konuyu komşuyu ayağa kaldırdı, kapıyı kırıp içeri girdiklerinde Levent’in oturma odasında bir ipin ucunda sallandığı gördüler. Sokağı feryat, figan ve siren sesleri doldurdu. İlk incelemeden sonra cenaze hastanenin morguna kaldırıldı. Sala verilinceye kadar olayı duymayan hemen hemen hiç kimse kalmadı. Kadın, erkek, çoluk çocuk herkes şoktaydı. Levent’in hanımı akrabalarıyla birlikte apar topar geldi. Defin için çocuklar beklenmeye başlandı. Onlar da ikindiye yetiştiler, cenaze gözyaşları içinde toprağa verildi.

Bu olay ilçenin gündemini günlerce meşgul etti. Evlerde aileler, kahvede erkekler, kapı önlerinde kadınlar, okulda çocuklar hep Levent’i konuştu. Küçücük ilçede herkes birbirini tanırdı. Bunun yanında Levent’in işi gereği girmediği ev, konuşmadığı insan yok gibiydi. Sohbet eden insanlara yaklaştığınızda aynı söz duyuluyordu: “Levent böyle bir şey yapmaz.” Sonra da herkes aynı soruyu soruyordu: “Hem neden intihar etsin ki?” Geride ne bir mektup ne de iz bırakmıştı. İntihar etmesini gerektirecek bir sebep – borcu, derdi, düşmanı, hasmı – yoktu. Aksine mutlu bir aile hayatı, düzenli bir işi, ilçenin gururu iki çocuğu vardı, çevresinde sevilen birisiydi. Postaları kapıya bırakıp gitmez, herkesin eline vermek için özen gösterirdi. Gündüz evde bulamadıklarının postalarını yanına alır, sırf bunları teslim etmek için akşamları kahveye çıkardı.

Polisler, evi detaylı şekilde araştırdı, parmak izleri aldı; kapıları, pencereleri kontrol etti, resimler çekti. Cinayet ihtimali bile değerlendirildi. Levent’in eşinin, çocuklarının, yakınlarının ifadesi alındı. Komşularla tek tek görüşüldü. Kahvede beraber oturduğu arkadaşlarından bilgi alındı. İşyerindeki memurlarla görüşmeler yapıldı. Daha sonra müdire hanımın kapısı çalındı. Polisler, hemen hemen herkese sordukları soruları ona da sordular: “Son zamanlarda Levent’le ilgili dikkatinizi çeken bir şey oldu mu? Borcu, derdi var mıydı? İş yerinde bir sıkıntısı var mıydı? Husumetli olduğu kimse var mıydı?” Müdire hanım bu soruları herkes gibi cevapladı. Olağandışı bir şey görmemişti. İş yerinde herhangi bir sıkıntısı yoktu. Kimseyle husumeti yoktu. Polisler teşekkür edip buradan da çıktılar. Polisler çıktıktan sonra müdire hanım elini başının arasına alıp şakaklarını ovaladı, huzursuzdu, içi içini yiyordu. Bir an başını kaldırıp:

-Durun bekleyin! Ben galiba, Levent’in neden intihar ettiğini biliyorum, demek geçti içinden. Anlatacakları Levent’i geri getirmeyeceği gibi kimseye de bir fayda sağlamayacaktı. Bu yüzden susmayı tercih etti. Konuşsaydı sözlerine şöyle başlayacaktı:

-Biz lisede Levent’le aynı sınıftaydık.

 Sonra Levent’in karakterinden bahsedecekti:

-Kendi halinde bir çocuktu. Sınıftaki diğer erkek öğrencilere pek uymazdı. Öbür çocuklar, teneffüslerde deli gibi koşturur, top oynar, tuvalette sigara içer, kavga ederler; o, pencere kenarında oturur, öğretmenin gelmesini beklerdi. Dersleri kötü değildi ama iyi de sayılmazdı. Liseden sonra okumadı.

Müdire hanım, kendinden de söz edecekti:

-“Sınıfın en çalışkanı bendim. Öğretmenler, diğer öğrencilere beni örnek gösterirlerdi. Beni sınavlara özel olarak hazırladılar, iyi bir üniversiteye yerleşmem için ellerinden geleni yaptılar. Üniversiteyi kazanarak onların emeklerini boşa çıkarmadım.” Müdire hanım daha sonra Levent’le aralarındaki daha özel konulara girecek, içinde ne var ne yok dökecekti: “Bir gün mantomun cebinde bir mektup buldum. Mektup Levent’e aitti. Baştan aşağı güzel sözlerle, manilerle, şiirlerle doluydu, en sonunda büyük harflerle SENİ SEVİYORUM yazılıydı. Ona karşı bir şey hissetmiyordum. Hissetsem de o yıllarda bir kızın bunu açıklaması ayıptı. Hele hele bir erkekle mektuplaşması adının çıkmasına yeter de artardı bile.

Lise bitinceye kadar sıramın altında, kitaplarımın içinde mektuplar buldum. Hepsini Levent yazmıştı. Son yazdıklarında aşkına cevap vermezsem kendini öldüreceğini söylüyordu. Bunun üzerine yanına gidip benden bir şey beklememesini, ona karşı bir şey hissetmediğimi açıkça ifade ettim. Tek düşüncemin iyi bir üniversiteye yerleşmek olduğunu söyledim, bir daha mektup yazmamasını istedim. Çok mahcup oldu, yüzü kızardı, başını önüne eğdi, hiçbir şey söylemedi. Bu konuşmadan sonra mezun oluncaya kadar bir daha bana mektup yazmadı. Bunun gençlik hevesinden ibaret olduğunu sanıyordum. Yanılmışım.” Müdire hanım biraz nefeslenirken, polislere ne içersiniz diye sormadığı aklına gelecekti. Polislerin teşekkür etmesine karşılık, ısrar edecek ve telefonu kaldırıp biri açık, üç çay söyleyecekti. Daha sonra kafası karışacak neyden bahsettiğini hatırlamayacak, polislere:

-Ne diyordum ben, diye soracaktı. Polisler: “Lise bitinceye kadar mektup yazmadı.” deyince:

-Ha evet yazmadı, yazmadı diye lafı geveleyecek ve ne söyleyeceğini düşünecekti. Sonra da şöyle devam edecekti: “İstanbul Üniversitesi’ni kazandım. Kaydımı yaptırdım, yurda yerleştim. Okula gelip giderken birkaç defa Levent’i görür gibi oldum. Benzettim galiba diye düşündüm. Bir defasında dolmuş beklerken onu yolun karşısında gördüm, göze göze geldik. Karşımdaki kişinin Levent olduğundan emindim. Yanına gittim, ayaküstü konuştuk. Burada ne aradığını sordum, cevap vermedi, boynunu büktü. Benim için geldiğini anlamıştım. Tatlı dille, benden umudunu kesmesini istedim. Uzun süre görünmedi. Belki de bir yerlerde uzaktan uzağa beni izliyordu, bilmiyorum. Bir gün okul çıkışı yine gördüm onu. Bu defa benim yanımda birisi vardı, müstakbel eşim Yıldırım. Yıldırım’a daha önce Levent’ten bahsetmiştim. Birlikte onun yanına gittik. Yıldırım’ı ona sözlüm olarak tanıttım. O günden sonra Levent’i İstanbul’da bir daha görmedim. Okul bittikten sonraki yaz, memlekette, yani buradaydım. Bir çocuk: “Levent abim gönderdi.” diyerek elime bir mektup tutuşturdu.”

Kapı çalınacak ve hizmetli, müdire hanımın “Gir.” demesini beklemeden elinde çaylarla içeri girecekti. Müdire hanım konuşmasına ister istemez ara verecekti. Hizmetli, açık çayı müdire hanımın önüne, diğerlerini polislerin önüne koyduktan sonra odadan çıkacaktı. Bardaklara şekerler atılıp çaylar karıştırılacak, birer yudum içilecekti. Sonra da polisler meraklı ve sorgulayan gözlerini müdire hanıma dikecekler, bakışlarıyla: “Devam edin.” diyeceklerdi. Müdire hanım bu defa nerede kaldık, diye sormadan anlatmayı sürdürecekti:

-Levent mektubunda beni ailemden istettireceğini yazıyordu. Yüz yüze görüşüp bunun mümkün olmadığını anlatmak istedim. Onu bulamadım ama mektubu getiren çocuğu buldum. İki satır yazı yazıp bana mektubu getiren çocukla gönderdim. Levent’ten bir mektup daha geldi. Bana olan sevgisinden bahsediyor, onunla evlenmezsem kendini öldüreceğini söylüyordu. Levent’in bu tehditkâr tavırları canımı sıkıyordu. Ona bir mektup daha yazıp Yıldırım’la birkaç ay içerisinde evleneceğimizi yazdım. Hemen ardından Yıldırım’a bir mektup yazıp beni istemeye gelmelerini söyledim. O zaten dünden razıydı. Yıldırım’ın ailesi birkaç defa evimize gelip gittiler, son gelişlerinde yakın akrabaları da vardı. O gün yüzükleri taktık. Levent’ten ses seda çıkmıyordu.

Düğün tarihi belli oldu. Bizim burada âdettir, bütün evlere davetiye gider. Levent’in ailesine de gitmiştir mutlaka. Levent, bana bir mektup yazıp düğün günü kendini öldüreceğini yazdı. Daha önce de aynı şeyi defalarca söylemişti, kendini öldüremeyeceğini çok iyi biliyordum. Ama onun bu sevdayı takıntı haline getirmesine üzülüyordum. Peşimi bırakıp hayatını sürdürmesini istiyordum. İyi biriydi, dürüsttü, efendiydi, saygılıydı. Masum duygularla mektuplar yazmaktan başka beni rahatsız edecek hiçbir şey yapmıyordu.

Düğün oldu. Düğünden sonra tayinimi Yıldırım’ın çalıştığı yere aldırdık. Yıllarca yurdun çeşitli yerlerinde çalıştık. İki çocuğumuz oldu. Acısıyla tatlısıyla yıllar geçti.” Bu sırada müdire hanımın aklına çocukları gelecekti. Önündeki ekranı polislere doğru çevirip masaüstündeki resmi gösterecekti:

-Bakın işte bizim çocuklar.

Resimde çocuklar annelerini aralarına almış, gülümsüyorlardı. Müdire hanım Levent’i unutup uzun uzun çocuklarından bahsedecekti. Onların şu an nerede olduklarından, ne iş yaptıklarından, küçükken yaptıkları haşarılıklardan ve daha birçok şeyden… Polislerin sıkılmaya başladığını fark edecek boşalan bardaklara bakıp bir çay daha içmeyi önerecekti. Müdire hanım ikinci çayları söyledikten sonra sözlerine devam edecekti:

—Çocuklar kendi ayaklarının üstünde durmaya başladılar. Fakat Yıldırım’la anlaşamaz olduk. Birbirimizi kırmadan medeni bir şekilde boşandık. Bu arada annemle babam iyice yaşlanmıştı. Onlara bakacak kimse yoktu. Tayinimi memleketime istedim, postane müdürü olarak doğduğum ilçeye, buraya atandım. Memleketimin insanlarına hizmet etmek bana büyük bir keyif veriyordu. Yapılacak fazla bir iş olmamasına rağmen canla başla çalışıyordum. Zaman zaman odamdan çıkıp gişede çalışan memurların işini yaptığım, kargoları paketlediğim, bankamatikten para çekmeye çalışan yaşlılara yardım ettiğim oluyordu. İş çıkışı bana tam ihtiyaçları olduğu bir dönemde annemin babamın yanında olmak tarifsiz bir duyguydu.

Hizmetlinin içeri girişiyle müdire hanım yine susacaktı. Hizmetli, boş bardakları alıp çayları dağıttıktan sonra müdire hanımdan biraz erken çıkmak için izin isteyecekti. Müdire hanım başıyla onay verip sözlerine devam etmek için hizmetlinin dışarı çıkmasını bekleyecekti:

—Burada Levent ile yollarımız tekrar kesişti. Levent, benim memurumdu. Liseyi bitirdikten sonra memur olmuş, evlenmiş, iki çocuğu olmuş. Eski defterleri hiç açmadık. Hatta bana karşı mahcup olduğunu hissediyordum. Odama geldiğinde başını yerden kaldırmıyordu. Çalışkan birisiydi, problem getirmezdi, ne iş verirseniz yapar, yüksünmezdi.

Aradan zaman geçti. Bir gün masamda bir mektup buldum. Memurlar unuttu galiba diye düşündüm. Memurlara seslenecekken zarfın üzerinde hiçbir şey yazmadığını gördüm. Bunun üzerine zarfı açtım. Mektup Levent’ten geliyordu. Yine eskisi gibi ipe sapa gelmez şeyler yazmıştı. Eğer kabul edersem karısını boşayacaktı, benimle evlenmek istiyordu. Mektubu okuduktan sonra sinirlendim. Odamdan çıkıp gişedeki memurlara Levent’i sordum. Dağıtıma çıkmış.

Mesai bitimine yakın geldi. Beni beklemesini, kendisiyle konuşacaklarımın olduğunu söyledim. Mesainin bitmesini ve dairenin boşalmasını bekliyordum. Nihayet herkes evine gitti. Levent’i karşıma alıp ağzıma ne geldiyse söyledim. Yüzü kıpkırmızı oldu. Bir şey diyemedi, mektubu suratına çarptım, yanımdan kovdum.

O günden sonra Levent, mümkün mertebe bana görünmemeye çalıştı. İlla benimle görüşmesi gerekirse derdini birkaç kelimeyle anlatıyor, sorularıma net cevaplar veriyordu.

Birkaç ay geçti. Olay gününden bir gün önce mesai sonrası tam çıkacakken kapım çalındı. Levent içeri girdi. Konuşmak istediğini söyledi. Yüzüne baktığımda gözlerinde büyük bir çaresizlik görünüyordu. Onu dinlemeye karar verdim.

Anlattığı çoğu şeyi zaten biliyordum. Lise yıllarından beri bana âşık olduğunu söyledi. Arkamdan İstanbul’a kadar geldiğini, gizli gizli beni takip ettiğini, beş parasız kalıp sokaklarda yattığını anlattı. Yıllardır umutla beni beklediğini söyledi. Çok daha ilginç şeyler de anlattı. Mesela eşiyle evlenme sebebi, onun gülüşünün benimkine benzemesiymiş. Levent, benimkine benzeyen bu gülüşü görebilmek için eşini hep mutlu etmeye gayret etmiş. Bilmiyordum, kızının göbek adı benim adımmış. Her şeyi bırakmaya razı olduğunu söyledi. Sadece “evet” dememi istiyordu.

Müdür gibi değil bir arkadaş gibi konuştum onunla. Defalarca olduğu gibi yine ona karşı bir şey hissetmediğimi anlattım.“Eğer beni kabul etmezsen kendimi öldürürüm.” dedi. Bu sözü ondan daha önce de duymuştum. Mektuplarında da defalarca yazmıştı. Sinirlendim: “Levent bir daha böyle bir şey duymayayım.” deyip kapıyı gösterdim. Daha anlatacakları var mıydı bilmiyorum. Ertesi gün de bu haberi aldık. Gerisini siz de biliyorsunuz.

Sonra uzunca bir sessizlik olacaktı. Polisler bir an birbirlerine bakışacaklar, soğumuş çaylarını birkaç yudumda içip müdire hanımın elini sıkarak çıkıp gideceklerdi.

Müdire hanım başını ellerinin arasına alıp şakaklarını ovalayacak, huzursuzluğu devam edecekti.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir