AYİŞE NİNE

Mehmet GÖREN

*

Ayişe Nine’nin oturduğu ev, kendi elleriyle yaptığı kerpiç bir evdi. Girişi eski tahta bir kapıdan…  İçeri girer girmez küçücük bir salon, bu salonun yan tarafında ayrı bir kapı daha… Bu küçük salonda ilk göze çarpan duvara asılı halbır ve kendirdi. Yerde duvar boyunca dizilmiş, galiba geçen yıldan kalma, bulgur ve un telisleri duruyordu. Yerdeki eskimiş kilimler Ayişe Nine’nin yaşadıklarına şahitlik edercesine açtı desenli güllerini…

Yine tahta kapıdan girdik bir odaya… Burası Ayişe Nine’nin hem yatak hem de oturma odası… Girişte sağda göçmen sobası üzerinde isten siyahlaşmış ve kendisi gibi iki büklüm güğüm… Geniş pencerenin üzerinde bir tencere, birkaç kap kacak… Pencerenin yan tarafında Kâbe resmi bulunan bir duvar halısı… Sobanın önünde birkaç dal parçası… Her ne kadar badanalı da olsa toprak ev olduğu için kerpiçlerin şurasından burasından fırlamış saman parçaları göze çarpıyordu. Pencereden içeriye tozlu bir güneş sızıyordu Ayişe Nine’nin görmeyen gözlerine doğru… 

Önünde bir umut yoktu Ayişe Nine’nin. Geride de yere altın yapraklarını sermiş bir güz manzarası uzuyordu. Alnı ve yüzü çile çizgilerini koruyan Ayişe Nine, buğulanan gözlerini entarisiyle sildi.

Mindere varıp oturdu, birkaç dakika daldı. Belki de o dalış, eski günlerden parça parça kesitleri, göz kapaklarının aralığından yere düşürüyor, onları büyütüyor, uzatıyor, bir ömrün kesik kesik soluk alışı gibi havaya yayıyordu. Oda, geçmiş zamanın hükmü altına giriyor, pencereden içeri vuran bir ilkbahar gününün ışığı, yaşadıklarını bir hatıra yaprağı gibi şuraya buraya saçıyordu.

Ayişe Nine gelininin ölümüne çok üzülmüş. Kirpiklerinin uçlarında onlarca ağırlığı hissettiren yaşlar asılıydı. Yine ahenkli bir kapanışla boşalttı yüklerini ve iri iri taneler halinde yuvarlandı yanaklarına doğru. Gelin yıllarca elle çamaşırı yıkamış da yıkamış. Kocasının maddi durumu zayıf, geçimlerini zar zor sağlıyor. Çamaşır makinesini almaya güç yetmiyor. Yok, yokluk içinde ama yine de karısına bir çamaşır makinesi almaya karar veriyor. Habersizce gidip çamaşır makinesini alıp geliyor. Sürpriz! Kadının gözleri dolmuş. Evde tam bir bayram havası, davul ve zurnasız… O kadar çor çocuğun dağ gibi yığılan çamaşırını elle yıkamak sona ermişti artık. Don kazanında suyu ısıt, sıcak suya çıplak eli sok, yanarcasına… Saatlerce yıka yıka bitmez. Beli tutulur. Oturduğu yerden zor doğrulur. İşte bütün bunların sona erdiği o an, çamaşır makinesinin geldiği gündü. Nihayet yıllarca beklediği, arzuladığı çamaşır makinesine kavuşmuştu gelin…  Sevinci kursağında kalmak buna mı derler bilinmez ama çamaşır makinesinin geldiği gün Hakk’a yürümüş gelin. Hem de çamaşır makinesini hiç kullanamadan… Ayişe Nine bu durumun üzerinden yıllar geçmesine rağmen hala gözleri doluyordu. İçli, derin bir nefes aldığı ciğerlerinden gelen sadece cılız bir ”Off!” çıkabildi dudaklarının arasından…

Bir yıl önce de oğlunun biri safra kesesinden ameliyat olduktan sonra rahmetli olmuş. Kan hızlı bir dolaşıma geçmişti damarlarında… Yüzündeki derinin üzerine düştü ateş. Yüreğine düşen yüksek derecedeki hararet ise inmek bilmiyordu. Görmeyen yeşil gözlerinden bulgur bulgur yaş aktı fistanının üzerine.

Kocası birkaç ekmeğe akşama kadar sığır güdermiş o sıcağın altında… Kocası sığır güderken kendisi de yolmaya, kazmaya gidermiş. Zaten kendi kendini bildi bileli hep çalışmayla geçmiş ömrü.

Hayatın bütün zorluklarını çekmiş acıların kadını Ayişe Nine… Duvarın içine oyulu ocağın köşelerinde bulunan saçların üzerine sığırkuyruğu otu bırakıp onunla odanın içini aydınlatırlarmış.  Bir metre boyunda, alt tarafı topaca benzeyen bu ot kurutulup biraz da ezildikten sonra odanın içerisini yaklaşık bir saate yakın aydınlatırmış. Sonradan çam çırası, gaz lambası, löküz derken elektriğin odaları aydınlatmasına “Nerden nereye?” diye kafa salladı. İnsanlar şimdi rahat… Kıymetini bilmek, şükretmek gerek. Kıtlık günlerini yaşadık, aç yattığımız çok oldu derken yufka yürekli Ayişe Nine’nin alt dudakları düştü. Yeşil gözleri yine doldu ve bazı zaman da atın dışkısından çıkan arpayı yiyenlerin olduğunu söylerken bu günlerin kıymetini bilin diye yineledi.

Yemen harbine babasının gidip yıllarca dönmediğini söylerken “Allah o günleri bir daha göstermesin.” dedi. Beş yıl, on yıl kocalarını bekleyen kadınlar… O kadınların halinden ancak kadın anlar. Ayişe Nine’nin içi yanık sanki kendi kocası Yemen’den gelmeyen… “Giden dönmüyor, acep nedendir.” titrek dudaklardan çıkan efkârlı, içli bir ağıt… Hafifçe eğdi başını önüne, ölü bir umut daha belirdi kederin bulutlaştırdığı yeşil gözlerinde.

Daha açmadığı anıları yüreğinin derinliklerinde saklıdır bilinmez ama dertle, acıyla yoğrulduğu içten söylemlerinden de anlaşılacağı üzere açık ve netti.

Vedalaştık Ayişe Nine’yle. Bizi dualarla uğurlarken tahta kapısından aldığı güçle salladı ellerini arkamızdan…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir