ÂŞIK MAHSUNİ ŞERİF… YA DA “KATIL AMERİKA!”

– AHMET SÜREYYA DURNA

 *

        Tam bir gönül adamıydı o! Sazıyla ve sözüyle Anadolu insanının gönlünde yerini alan, fakat sistemle hiçbir zaman barışık olmayan yönüyle de bilinen; çağımızın ender halk ozanlarından biriydi Âşık Mahzuni Şerif.

       Aslen Kahramanmaraş’ın Afşin ilçesine bağlı Berçenek köyündendi. 1940 doğumlu olup, 17.05.2002 yılında 62 yaşındayken “ecel”le tanışmıştı. Küçük yaşta Elbistan’ın Alembey köyünde Hacı Lütfü Efendi’nin medresesinde Kur’an, kıraat ve tecvit dersleri almış; dinî ve ilmihalî bilgiler öğrenmişti. Daha sonra 1958 yılında, Ankara Ordu Donatım Teknik Okulunda okurken; 1961’de Âşık Veysel’le aşinalığının ardından kısa süre içinde radyo ve plakçılar tarafından keşfedilmişti.

       Uzun süre konserler ve yurt gezileri derken Grafson plaklarıyla Türkiye çapında isim yapmaya başlamış, o günden sonra da İl Kültür Müdürleri bandrol adetlerine göre; 453 kırk beşlik ve 12 uzun çalar LP olmak üzere 365 plak, 1970’den itibaren bu plakları da içine alan 70 albüm kaset; sekizi diğer müelliflerce, ikisi kendi kaleminden 10 kitabı neşredilmişti.

       Türk Âşıklık Edebiyatını, Anadolu mistik felsefesini, Divan ve Halk Edebî şerhleri üzerinde ozanlık geleneğini sürdürmeye çalışmıştı mütemadiyen.

       Gurbetçilerimizin yoğun ısrarlarına dayanamayarak konser için gitti Almanya’ da; ölümünden birkaç gün önce nükseden rahatsızlığı, sanatçının yaşamına son noktayı koymuştu.

       Âşık Mahzuni Şerif şahsen çok sevdiğim yiğit bir direnişçi, iyi bir sanat erbabı ve yüreği yanık bir dost hemşehrimdi. Türkülerinde daima ezilenlerin öykülerini nakşetti. Hor ve hakir görülenlerin makamdan kovulanların, sistemin azizliğine uğrayan bağrı yanık garibanların türküsünü söyledi. Bu yönüyle de halka tepeden bakan ve halkı adamdan saymayan ucube zihniyetin hışmına uğradı yeterince.

       Kendisi, her ne kadar sevmediği metropollerin beton yapıları arasında ihtişamlı bir ömür tüketse de biliyorum ki onun gönlü Anadolu’nun bozkırlarında, kekik, sümbül kokan yaylalarında, köyünün kerpiç evlerinde ve bağ damlarındaydı. Dolayısıyla türkülerinde hep sıla hasreti, doğup büyüdüğü köyü, Binboğa dağları ve o yörenin bir Dirgen Ali’si, Çürük Hasan’ı, Mehmet emmi gibi şahsiyetler ve de başkaca nesnelliği olan tümü şeyler; onun vazgeçemeyeceği temalardan, değerlerdendi. (Meselâ bir “Katil Amerika” hicviyesi, hâlâ yere düşmedi ve yürürlüktedir. Gerek yerli işbirlikçi gerekse yabancı emperyalist zihniyete karşı başkaldırı tarzındaki çalıp söylediği türküler, geçerliliğini aynen korumaktadır.)

       Yine biliyorum ki bedenen buralardan ayrı kalsa da, ruhen kendi yöresinde ve yörüngesindeydi kuşkusuz. Ülkemizin bir sinsi plan gereği çeşitli kamplara bölündüğü yıllarda, kışkırtılmaya müsait gençler öncülüğünde; kendi memleketinde bile bazen kâfir, bazen zındık yaftasıyla taşlandı, yuhalandı, dışlandı. Ve bu yüzden memleketine biraz kırgın, biraz sitemliydi.

Badehu, yıllarca fevrî hareketlerin tekrar tezahüründen çekinerek buram buram özlemini duyduğu köyünden, kasabasından, elinden ve aşiretinden hep uzaklarda kaldı. Ama hemşehrilerine hiçbir zaman küsmedi ve alâkayı kesmedi.

       “Ne için sen bana küstün Elbistan/ Ben diken dermiyim gülüne senin” özdeyişiyle; “Yolcu yolun düşer ise/ Gel bizim Afşin eline” özdeyişi, onun sılasına ne derecede düşkün bir ozan olduğunun göstergesidir. Âşık Mahzuni’nin, zamanaşımı içerisinde şanın, şöhretin ve alkış tufanlarının arasında sıkışıp kaldığı gençlik yıllarında birçok hatası olmuştur mutlaka. Ancak hataya düştüğünü geç vakitlerde de olsa anlamıştı.

       Hülasa, Âşık Mahzuni Şerif’in gümbür gümbür öten sazı ve de sazıyla mezceylediği koygun türküleri; tahminim o öldükten sonra daha da belirginlik kazandı ve dillere tam yerleşti. Ve ayrıca gönüllere taht kurdu. “Kul kusursuz olmaz!” düsturundan hareketle yitirdiğimiz değerli ozanımızı ölüm yıl dönümünde bir kez daha anıyoruz böylece…

                                                            VE BİR KESİT

       Konu ile direkt ilgili, fevkalade üzücü ve düşündürücü bir olay!.. Söz konusu halk ozanı Âşık Mahzuni Şerif’in, doğup büyüdüğü Berçenek köyündeydim dünkü gün. Dediğim gibi, ünlü ozanın ölüm yıldönümü münasebetiyle hüzün vardı, sessizlik vardı herkeste! Olay,  esasında başkaydı onlarca!.. Köy kıraathanesinde toplanan köylüler daha yeni gelmişlerdi Hacı Bektaş’tan. Bağırlarında yetiştirdikleri ve fakat dünyaya mal olmuş böyle bir ozanın sağlığında yaptığı “vasiyet”inin zıddına Hacı Bektaş’a defnedilmesini hazmedemiyorlar, burunlarından soluyorlardı adeta. Bu hususta eşini ve bir takım sol tandanslı alevi derneklerini suçluyorlardı.

       Âşık Mahzuni Şerif’in, bizzat görüntülü ve kendi sesinden vasiyeti ile ilgili video kasetini bize de izlettiler. İçerik itibariyle aynen şöyle: “Köyümün tezek kokusunu, dünya krallarının saray bahçesine değişmem! Nerede öleceğimi ancak Allah bilir! Eğer havada, karada, denizde fark etmez; nerede ölürsem öleyim beni parçalarımla birlikte köyüme getiriniz ve köyüme defnediniz!” Özet bu, lakin daha devamı var!..

       Ayrıca defalarca, “İhtişamlı mezar istemeyip Anadolu’nun yosun bağlayan kayalarından iki parçanın ayak ve başucuna dikilmesinin yeterli olacağını…” söylemiştir.

Berçeneklilerin isyanı, ellerinde bu kadar açık delil varken Fatma Mahzuni’yi bir türlü inadından vazgeçiremediklerine yönelik. İstismarcı vakıf ve derneklere de oldukça öfkeliler. Yine ozanın beyanına uyulmayarak, sağlığında istemediği halde eciş bücüş heykelinin dikildiğini ve mezarının betonlarla kaplandığını aktaran köylüler; ozanın kaya parçasına kazınmış, “Ulan yalan dünya senden usandım/ Kimler geldi geçti mazinden senin?” dizesine alternatif olarak, eşi Fatma Mahzuni’nin sonradan; “Fadime gelin” türküsünden dizeler yazdırdığı hususunda son derece rahatsızlar. Mezar taşında, “Fadime gelin türküsünün ne gereği var?” diyorlar.

               Konuyu medya gündemine taşımak isteyen Berçenekliler, ancak birçok medya kuruluşunun kendilerine sıcak bakmayarak zikrettikleri vakıf ve derneklere arka çıktıklarını vurguladılar. (Hem de yazarçizer ismi vermek kaydıyla…) Ve en dikkat çekici mevzubahis ise; Mahzuni Şerif’in biraderi Salman’ın, Fatma Mahzuni tarafından göçe zorlanması ve yengesinin hışmına uğraması…

    Salman’ın elan oturduğu ev de dâhil, 100 dönümlük bahçe ve arazi aile kararıyla Mahzuni’nin ölümünden evvel mezar yeri tahsisine ve de “hayrat”lığına bağışlanmış. Salman da ağabeyinin mezarı başında ve çevresinde bir nevi bekçilik yapacakmış. Tabii iş bu şekilde gerçekleşmeyip ağabeyi Hacıbektaş’a defnedilince yapacak bir şey kalmamış.

       Fatma Mahzuni, Salman’ın mezar nakli mücadelesine ve sözde olayları provoke etmesine canı sıkılarak, oturduğu evinden tahliyesi için mahkemeye başvurmuş ve kazanmış da… Salman, şimdi sekiz baş nüfusla iki arada ve bir derede gün sayıyor ve çevre köylerden ev arıyor! Dert küpü Salman!..

       ________

      Arşiv yazısı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Facebook
Twitter
YouTube
Instagram