ADIN HİÇ SİLİNMEYECEK SEVGİLİ MAHSUNİ BABA!

 – EYÜP YILDIRMIŞ

 *

Kimi murat almış gezer salınır

Kimi yaralanmış bağrı delinir

Birgün şu dünyadan adım silinir

Hani bizim Mahzunî’miz derler oy

 

“Özgürlük, adalet ve kardeşlik türkülerinin ozanı Âşık Mahzuni Şerif, 17 Mayıs 2002 tarihinde Almanya Köln’de yurdundan uzak bir hastanede yaşama veda etti.”

Eski gazete kupüründe bunlar yazıyordu. O zamanlar böyle önemli haberleri kesip sakladığım bir dosyanın içinde buldum. Dergide bu ayın konusunun Mahzuni olduğunu okuduğum andan itibaren içimde konu ile yazma arzusu uyanmış kaynak arayışı içindeydim. Kütüphanemi karıştırırken elime geçti. Malumunuz zorunlu “Corona” mahpusluğu günlerindeyiz. Okumayı ve yazmayı bırakmayıp aksine sürdürmemiz gerektiği günlerdeyiz. İşte tam bu sırada, beni gör dercesine ayaklarımın dibine serilmişti eski gazete parçası.

Yine aynı dosyanın içinden, bu habere iğnelediğim başka kâğıt parçaları da vardı. Mustafa Balbay tarafından 19/02/2002 tarihinde yani ozanın vefatının iki gün sonrasında yazılan şu satırları da kesip saklamışım. Bir kısmını sizlere aktarayım.”…Onlar yüzyıllardır düşüncelerini korkmadan, açık yüreklilikle, herkesin anlayacağı bir dille toplumla paylaşıyorlar…” diyordu yazısında Balbay. Gerçekten de öyle. Asıl adı Şerif Cırık olan Âşık Mahzuni tıpkı kendisinden önceki ozanlar gibi; öne çıkmak, eserlerinden çok para kazanmak için çaba harcamadı. Bütün çabası üretime dönüktü. Biraz derinleşen bir sohbette hemen bir kâğıt kalem alır, adını soyadını yazar gibi oracıkta 3–4 dörtlük birden yazardı…

Yazının başı gelmişti ya gerisi çorap söküğü gibi gelir diyerek bilgisayarımın başına oturdum, yazdım ve yazdım. Elimin altında böyle belgeler olduktan sonra yazmamak olmazdı.

Asıl adı Şerif Cırık olan Mahzuni Şerif, 17 Kasım 1939’da Kahramanmaraş’ın Afşin ilçesinin Berçenek köyünde doğdu. Berçenek’ te ilkokul olmadığı için Elbistan’ ın Alembey Köyü’ ndeki Lütfü Efendi Medresesinde Kur’an eğitimi aldı. Ancak 1956 yılında kendi köyüne ilkokul gelmesiyle birlikte birlikte buradan mezun oldu. Askeri okuldaki eğitimini çeşitli nedenlerle yarım bıraktı. 1960’lı yıllarda en parlak günlerini yaşadı. Plaklar, kitaplar yayınladı; konserler, radyo programları birbirini izledi.

Edip Akbayram, Arif Sağ, Selda Bağcan ve daha nice sanatçıdan dinlediğimiz eserlerinde Pir Sultan Abdal’ın, Karacaoğlan’ın, Seyrani’nin izini sürdü. Halkına hiç ihanet etmedi. Onların sorunlarını taa yüreğinin derinliklerinde hissetti. Bunları türkülere dökerken kalbinin sesini beyninin kıvrımlarından geçirdi, nihayet sazla buluşturdu. Hem de korkmadan ve yılmadan.

Peki, çağımızın Pir Sultan’ı Mahzuni Şerif’i nasıl anlatmalı? Bazen 5 yaşındaki bir çocuğun saflığına, bazen de asırları devirmiş bir bilgenin kişiliğine bürünen gönlünü ayaklara türap etmiş, “Dumanlı Dumanlı Oy Bizim Eller”, “ Bugün Ben Şahımı Gördüm”, “Yuh Yuh”, “Zevzek”, “Kirvem”, “Boşu Boşuna”, “Nem Kaldı”, “İşte Gidiyorum Çeşmi Siyahım”, “İnce İnce Bir Kar Yağar”, “Kanadım Değdi Sevdaya”, “Kolum Nerden Aldın Sen Bu Zinciri”, “Bebek”, “Gizli Gizli”, “Dokunma Keyfine”, “Mehmet Emmi”, “Amerika Katil Katil”, “Yaralarım”, “Ben Alevi Olamam ki”, “Sarhoş”, “Gücenme Hey Sofu Baba”, “Bilmem Ağlasam mı”, “Darıldım Darıldım”, “Bu Yıl Benim Yeşil Bağım Kurudu”, “Göreydim öleydim”, “Dom Dom Kurşunu”, “Bulamadım Ben Beni”, “Berçenek’ ten Yaya Geldim”, “Tersname” isimli eserleriyle on binlerce gönülde taht kurmuştu.

Halk âşıklığı geleneğinin önceki temsilcileri ve günümüz halk ozanlarının izinden giden Mahzuni, Âşık Veysel Şatıroğlu gibi halk ozanlığı geleneğini yozlaşan kalıpların dışına çıkarak sürdürmüş, böylece özgünleşmiştir. Dolayısıyla henüz yaşamdayken halka mal olmuş, Anadolu’nun her yerinde beğeni kazanıp benimsenmiştir. Bunda günün yönetimlerine doğruları, eğrileri, yanlışları ne pahasına olursa olsun söylemekten çekinmeyişi de elbette en önemli etmenlerden biridir.

İlhan Selçuk’ un bir yazısında aktardığı gibi şöyle demektedir ozan: “Ben bir Cumhuriyet ozanıyım. Ömrüm vefa ettikçe bu anlayışımı ölünceye kadar koruyacağımı sanıyorum. İnsanı kıble edinmiş, gönlü Kâbe olmuş olanlara, bütün halklara saygıyla bakanlara selam olsun!”

Bu sözleri onun için bir yemin, bir ant gibidir. Verdiği sözden hiç ödün vermemiştir. Başı bu yüzden sık sık belaya düşse de bundan vazgeçmemiştir. 68’in devrimci önderlerinden Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ın idam edildiği dönemde başbakan olan Nihat Erim için yazıldığı iddia edilen “Erim erim eriyesin” türküsünü plağa okuması yüzünden hapse atıldığı olay, bunun en bariz örneğidir. Türkü sözleri şöyleydi: Köşkün sarayın yıkılsın / Erim erim eriyesin / Umudun suya dökülsün / Erim erim eriyesin / Sürüm sürüm sürünesin.

Halkın ozanı halkının sesi 17 Mayıs 2002 tarihinde aramızdan ayrıldı ama ezgileri ile yaşamaya devam etmektedir. “Adın hiç silinmeyecek Sevgili Mahzuni Baba.”

İşte eski bir gazete kupüründeki solmuş sararmış satırlardan ortaya böyle çıktı bu yazı. İlkbaharda bir gülün yeni filizler vermesi gibi…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Facebook
Twitter
YouTube
Instagram